Gece Yemekhanesi

Gün bitip insanlar evlerine doğru yola koyulduklarında, benim günüm başlar. Çalışma saatlerim gece 12’den sabah 7’ye kadardır. İnsanlar ‘Gece Yemekhanesi’ diyorlar. Menü bunlardan ibaret. Bunun dışında kafanıza göre sipariş verirseniz, yapabileceğim bir şey ise hazırlarım. Bu benim çalışma prensibimdir. Müşteri geliyor mu? Hem de nasıl.

Japon mutfağı ile aranız nasıldır? Şahsen benim Türk mutfağından kat kat daha fazla sevdiğim -ki zaten Türk mutfağının çok büyük bir kısmını sevmem- şahsi kanaatimce medeniyetlerin yemek kültürünün en üst noktası olan bir mutfaktır. Japon mutfağı ile anca son 8-10 yıldır yeni yeni tanışmaya başlayan Türkiye’de “Japon mutfağı” dendiği zaman akla hemen sushi, sashimi daha sonra da Naruto sayesinde ramen ve onigiri gibi şeyler gelmektedir. (Halbuki, bu yemekler aslında Japonya içinde bile fast food’a yakın “junk food” sınıfında sayılmaktadır. Esas, gerçek, öz hakiki Japon yemekleri ise uzun bir süre sosta pişmiş balık ve sebzelerden oluşmaktadır. Bu sos da hepinizin yanlış tahmin ettiği gibi sadece soya sosu değil; soya sosu ile tadlandırılmış balık suyudur ve dashi denen bu balık suyu, Japon mutfağının orta direğidir.)

Japonlar köpek yiyormuş.

Bu popülerleşme öncesinde -hatta hâlâ büyük ölçüde- “Japon mutfağı” dendiği zaman yurdum insanının “Ayyyy o ne öyle Japonlar böcek, köpek, cenin yiyolarmış ben internette gördüm. Çiğ balık, yosun, soya sosu falan zaten öğğğkhhh…” tepkileri alışılageldik bir varoşluktur. Benim bu tip insanlara sinir olma sebebim sadece Japon yemeklerine iğrenç diyerek hakaret etmeleri değil; kendi kültürlerini en üstte görüp, başka kültürlere ait değerlere tamamen tü kaka tavrıyla yaklaşmaları. Fakat bu kültürlerle ilgili herhangi bir şey sorduğunuzda alabileceğiniz en iyi yanıtın “BBC‘de görmüştüm, onlar şöyleymiş” cevabı olduğu yadsınamaz bir gerçek. Kendi kültürlerine ait olan değerler -ya da değersizlikler- hakkında dahi bilgisiz, bilinçsiz yetişen bir gençlik ile kendi kültür çemberlerinin dışında kalan her şeyi gavur, kâfir, bizden değil diyerek kötülemeye çalışan çomarlar Türkiye topraklarında sandığımızdan epey fazlaca bulunuyor.

“Ulan sushi yemedik diye demediğini bırakmadın” diyeceksiniz. Olay sushi yiyip yememeniz değil demiştim. (Zaten isteseniz de öyle kolay kolay yiyebileceğiniz bir şey de değil. Öncelikle balığın aşırı taze olması gerekir, sonra balığın çiğ yenebilecek en güzel yerlerini kesebilecek ulta ince ama son derece keskin özel bir bıçağa sahip olmanız gerekir. Sirke ve az şekerli pilav, sağlam bir wasabi ve en aşağı “Kikkoman” marka soya sosuna da ihtiyacınız olacaktır.) Ancak, demek istediğim Japon mutfağından GENEL olarak bahsedecek olursak, böcek, sakatat vesaire gibi herkesin kolayca yiyemeyeceği şeyler yoktur. Avrupa dahil tüm dünya mutfakları içinde neredeyse en hijyenik ve en sağlıklı mutfak olduğunu eğer gerçekten BBC ya da Discovery izliyorsanız bilmeniz gerekirdi zaten. Ha ülkede yöresine göre domuz ayağı çorbası, çekirge ızgara ve çiğ at eti yiyen bölgeler yok değil tabii ki, ancak bu bilgiden yola çıkarak Japonya’ya gider ve “ben domuz ayağı çorbası istiyorum” derseniz öyle kolay kolay bulamayacağınızı da belirteyim.

Her neyse. Bu konuda bayağı doluydum, rahatladım. İsmini vermeyeyim -okuyorsa selam olsun- değerli bir hocamdan yaptığım intihal seviyesinde alıntılarla süsleyerek başladığım bu yazıda konudan yeterince uzaklaştık, hatta sanırım daha giremedik… Bu yazımın konusu; mangaka Abe Yarō‘nun yazıp çizdiği aynı isimli çizgi romandan uyarlanan ve üstat aktör Kobayashi Kaoru‘nun başrolünü üstlendiği 2009 çıkışlı Japon dizisi: Shinya Shokudō (深夜食堂)

Ortamdaki sıcaklık çok güzel yansıtılmış.

Yalan söylemeyeceğim, yayınlanmaya başlayalı neredeyse on sene olmuş bu diziyle ilk karşılaşmam, geçen sene Tokyo Gakugei Üniversitesi’nde aldığım “Japon Sinema ve Televizyon Kültürü” dersinde olmuştu. Hocamızın öve öve bitiremediği Shinya Shokudō’nun yayın hakları o sıralar Netflix tarafından satın alınmış, on senedir o kadar popüler olmamasına rağmen birden billboardlardan trenlere kadar her yerde reklamları dönmeye başlamış ve bir şekilde bizim dersin de konusu olmuştu. Derste sadece bir travestinin bir yakuzaya duyduğu platonik aşkı konu alan ilk bölümü izleyip incelediysek de dizi oldukça ilgimi çekmiş ve devam etmeye karar vermiştim. İlk sezonu bitirdiğimde ise çoktan en sevdiğim ikinci dizi olmuştu bile. (Birincisi hâlâ JIN. Benim için onu kolay kolay tahtından edebilecek bir dizi geleceğini sanmıyorum.)

Her bölümü yirmi dakika süren on bölümlük dört sezon ve iki sinema filminden oluşan bu seride (filmleri henüz izlemediğim için değinmeyeceğim ve yazının devamında “seri” yerine “dizi” diyeceğim.) bütün bölümlerin neredeyse %90’ı küçük bir lokantada geçiyor. Bilenler bilir, Tokyo’nun en büyük semtlerinden Shinjuku’da yer alan Golden Gai‘da bu tarz onlarca ufak lokanta, bar, kabare ve striptiz kulübü bulunur. İşte dizimiz Shinya Shokudō da tam olarak Golden Gai’da konumlanan ve sadece geceleri açık olduğu için müdavimleri tarafından “Geceyarısı Yemekhanesi (Shinya Shokudō)” şeklinde adlandırılmış isimsiz bir lokantada geçiyor. Yine lokanta gibi isimsiz olan ve Master diye çağırılan, yüzünde derin bir yara izi olan babacan bir adam tarafından işletilen bu lokanta, herhangi bir yemekte uzmanlaşmış gyūdoncu, sushici, gyōzacı, ramenci gibi bir mekan değil. Duvarıda ayıp olmasın diye asılı olan ufak menüde sadece çorba, bira, sake gibi basit şeyler yazmakta; müşteriler yemek istedikleri şeyi doğrudan Master’a söylüyor, Master da o an mekandaki malzemelerle hazırlayabileceği bir yemek ise yapıp müşterisine veriyor. Dizi ise tamamen bu müşteriler arasındaki acı tatlı ilişkileri anlatan ve herhangi bir hikaye devamlılığı olmayan episodik bölümlerden oluşuyor.

Striptizciler, travestiler, yakuzalar…

Evet, tüm olay bu. Herhangi bir olay örgüsü yok. Herhangi bir ana senaryo yok. Karakter gelişimi yok. Her bölümde yeni bir karakter tanıtılıyor ve onun hikayesi o bölüm içerisinde başlayıp bitiyor. Arada sırada daha önceden tanıtılmış karakterler cameo yapabiliyor veya aynı karakterin başından geçen yeni bir olay anlatılabiliyor ama hepsi bu kadar. Peki bu kötü bir şey mi? Kesinlikle hayır. Zaten hakları Netflix tarafından satın alınmadan önce televizyonda yayınlanırken gece geç saatte yayınlandığı için günün yorgunluğunu üzerinizden alması ve beyninizi fazla yormadan hoş duygular bırakması amaçlanarak çekilmiş olduğu bariz olan, hafif sosyal mesaj soslu -ama bunları kesinlikle gözünüze sokmayan- basit ama hoş bir dizi. Yine de çok ilginç konseptler yok değil. Yukarıda bahsettiğim bir travestinin bir yakuzaya karşı hissettiği karşılıksız duygular, genç bir striptizci kadınla gizemli yaşlı bir kadının dostluğu, sürekli yemek yerken uyuyakalan kız ve başarısız komedyen sevgilisinin şiddetli geçimsizliği, evlenmemekte inat eden karateci oğul ve oğlu evlenene kadar alkolizmi bırakmamakta inat eden annenin hikayesi…

Aslında bu diziyi benim için çekici kılan daha önemli bir etmen daha var ki, o da yazının başında hakkında eyyorlandığım Japon mutfağı. Bu dizi tamamen aynı oyuncularla, tamamen aynı karakterler ve hikayeleriyle ama bir lokanta değil de mesela bir kafe veya barda geçen bir dizi olsaydı muhtemelen bu kadar sevmezdim. İşin içine Japon mutfağı girince benim için akan sular duruyor. Her bölümde ayrı bir yemek ana odak noktası oluyor ve o bölümde hikayesi anlatılan karakter ile bir şekilde bağdaşlaştırılıyor. Örneğin kolay kolay yemek beğenmemesiyle popüler bir gurme, burada Master’ın hazırladığı tereyağlı pilavı (bataa raisu/butter rice) mideye indirdikten sonra çocukluğunda ablasının yaptığı pilav aklına geliyor ve lokantanın müdavimleri arasında yerini alıyor. Siz de az biraz Japon yemeklerine meraklıysanız ve ufkunuzu sushi ve ramen ötesine yükseltmek istiyorsanız Shinya Shokudō size her bölümde daha önce duymadığınız bir yemeği öğretmeyi vadediyor. Bununla da yetinmeyip her bölüm sonunda o yemeği hazırlarken kullanabileceğiniz birkaç püf noktasına değiniyor. (Tokyo’nun taşrasındaki yurtta tek başıma yaşarken çok işime yaramıştı bunlar.)

Gece 12’den sabah 7’ye…

Yeterince övdüğüme göre, biraz da dizinin kötü yanlarından bahsedeyim de ayıp olmasın. Kötü yanları dediysem de bakmayın, dizinin sadece görece önemsiz sayılabilecek iki yönü beni rahatsız etti diyebilirim. Birincisi, lokantanın müdavimlerinin hep aynı yemeği yemesi. Karakterlerin hepsinin kendine özel yemekleri var ve lokantaya her gün uğruyor olmalarına rağmen bu yemekten başka bir şey sipariş etmiyorlar. İkincisi ise “öeh” dedirten denk gelmelerin yaşanması. Kendisine ihanet etmiş eski sevgilisiyle aynı gün aynı lokantada denk gelen adamdan tutun, yıllardır aranan bir suçlunun peşindeki polisle bu suçlunun tesadüfen yine aynı gün aynı yerde rastlamaları, evi terk etmiş babasını arayan çocukla -evet doğru tahmin ettiniz- babasının bu lokantada denk gelmesi gibi gibi… Bu iki nokta, Shinya Shokudō kendisini kısmen ciddiye alan bir dizi olmasaydı takılacağım noktalar olmazdı ama öyle absürt bir yapım olmadığı için ister istemez insanın gözüne batıyorlar. Bunun dışında düşünsem de kötü diyebileceğim bir nokta yakalayamadım. Prodüksyon üst kalite, oyunculukların hiçbiri göze batmıyor ve müzikler atmosferle mükemmel uyum sağlıyor. (Özellikle dizinin jenerik müziğini bir kez olsun dinlemenizi öneririm. Suzuki Tsunekichi – Omohide)

Bir de bahsetmeden geçersem içimde kalacak son bir nokta var: dizinin Kore ve Çin çakmaları uyarlamaları. Bir Japon dizisi tuttuğu zaman, dizi yapma özürlü Çinliler ve özellikle Korelilerin bunun direkt çakmasını uyarlamasını yapmaları alışılageldik bir şey, fakat Shinya Shokudō’ya bunu yapmaları bildiğiniz hakaret gibi olmuş. Yargısız infaz yapmamak için ikisinden de birkaç bölüm izledim. Kore versiyonunun her yerinden orul orul kalitesizlik akıyor. Bir iki aktör dışında BÜTÜN oyunculuklar leş, sitcom çakması set inanılmaz özensizce hazırlanmış, müzikler kesinlikle sahnelerle uyumsuz… Çin versiyonu ise sadece prodüksyona abanmış ama hangi ülkede olduklarını unutmuşlar. Dünyanın en büyük mutfaklarından olup Japon mutfağına da pek çok yemekte esin kaynağı olmuş Çin mutfağı değil de dizinin orjinalindeki Japon yemeklerini odağına almış Japon tarzı bir lokantada geçiyor. Sırf bu yüzden internette okuduğum kadarıyla Çinliler bu diziyi hiç sevmemiş.

Her neyse, uzun bir yazı olduğu için burada bitiriyorum. Garanti ediyorum ki Japon dizilerine ve/veya Japon mutfağına meraklıysanız Shinya Shokudō’ya bir şans vermeniz kârınıza olacaktır. Afiyet olsun.

Reklamlar

Dynasty Warriors Live Action Oluyor

Others_Character_Wallpaper_(DW8_DLC)

Koei Tecmo‘nun popüler hack n slash serisi Dynasty Warriors, Hong Kong menşeili China 3D sayesinde beyaz perdeye uyarlanıyor.

Nightfall (2012) ve Rise of the Legend (2014) gibi filmleriyle tanınmış Roy Hin Yeung Chow tarafından yönetilecek ve aynı filmlerin senaryolarından sorumlu olmuş Christine To tarafından yazılacak live action’un çekimleri 2017’de başlayacak ve 2018’de vizyona girecek.

Film Hong Kong, Çin ve Makao’da yayınlanacak. Henüz bir Japonya ve/veya batı duyurusu bulunmamakta.

Ju-on ve Ringu Aynı Filmde Buluşuyor

18 Haziran’da beyaz perdeye taşınacak korku filmi Sadako vs. Kayako‘nun resmî web sitesi geçtiğimiz Çarşamba günü yeni bir fragman ve yeni oyuncu detayları ile güncellendi.

Yeni duyurulan oyuncular şu şekilde:

Shinichi Morishige rolüyle Masahiro Komoto, lanetli videoyu araştıran bir üniversite profesörü.
Natsumi rolüyle Aimi Satsukawa, Yuuri ile lanetli videoyu izleyen kız.
Keizou rolüyle Masanobu Ando, medyum.
Fumiko Takagi rolüyle Misato Tanaka, Suzuka’nın annesi.

Daha önce açıklanan kadroyu da hatırlatacak olursak:

Sadako ve Kayako arasında kalmış olan Yuuri Kuyahashi rolüyle Mizuki Yamamoto.

Terk edilmiş eve girdiği için Kayako’nun lanetini üzerine çeken Suzuka Takagi rolüyle Tina Tamashiro.

 

Otajournal 十一

この世に偶然なんてない、あるのは必然だけ。

Daha 2012’nin bitmesine alışamadan Mart geldi bile, garip. “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.” derler de, bugünlerde kapı dışında tek tanık olduğum şey çiftleşme dönemine giren kedilerin ritüelleşmiş hâlleridir muhtemelen, merhabalar efendim. Yeni bir Otajournal ile karşınızdayım. (İşe yaramaz Amerikan talk show girişleri gibi olduysa özür dilerim.)

miçov
Son birkaç yazımda belirtmiştim son zamanlarda anime izlemiyorum pek şeklinde, şimdi de değişen bir şey olduğunu söyleyemem. Klişeler hâlâ rahatsız etmeye devam ediyor, Gintama da recap bölümlere girdi. Hayatın tadı yok artık. Abartı oldu bu, evet.

Bildiğiniz gibi xxxHolic’in drama adaptasyonunun ilk bölümü çıktı, çok sevdiğim nadir serilerden olduğu için de heyecanla oturup izledim ve birkaç şey paylaşmak istiyorum bunun hakkında.

Hikâyenin işlenişi, mekanlar ve müzikler hiç gözüme batmadı, tema müziği harika seçilmiş özellikle; fakat yine de bir dramayı drama yapan, özellikle de live-action ise, bunlar değildir. En önemli faktör karakter-aktör uyumudur. En azından ben böyle düşünüyorum.

Ortaokulda, xxxHolic’i ilk izlediğim zamanlarda Ichihara Yuuko karakterine, devasa boyuna ve cadalozluğuna (heheh) rağmen, aşık olmuştum. Anne Watanabe ise, ilk bölümde Ichihara Yuuko karakterinin hakkını verebilmiş gibi görünüyor. Şimdilik sadece gizemli tarafı ortaya koyulmuş olsa da, altından kalkabileceğini umuyor ve buna inanıyorum şahsen.

Watanuki/Shota Sometani’ye gelecek olursak… Watanuki’nin saf ve şapşal tarafından çok, seride bile çok fazla göremediğimiz “emo” hâllerini iyi canlandırmış diyebilirim. Senaristin suçudur muhtemelen, bu yüzden başka bir şey demeyeceğim Sometani hakkında, ama hiç tereddüt etmeden dramadaki Watanuki olmamış diyebilirim.

Karen Miyazaki şirin bir “Himawari-chan” ortaya çıkartmış, pek sevmiyorum karakteri, bu yüzden yorum yapmayacağım, ama serideki Himawari’yi ilk bölümden iyi yansıttığı yadsınamaz bir gerçek. Doumeki/Masahiro Higashide’ye gelecek olursak, odun. Bildiğiniz odun. Yani harika bir Doumeki karakteri. Şaka yapmıyorum.

Dramadan, serideki komedi unsurları tamamen kaldırıldıysa, bayağı kötü olmuş demektir, şayet ilk bölümde hiç yoktu. Bunun dışında yine de izlemeye değer bir televizyon draması ortaya çıkartılmış. Zamanı olan baksın derim.

 

xxxHOLIC Live-Action Drama’nın İlk 5 Dakikası

Japonya’nın WOWOW kanalı, CLAMP‘ın başarılı serisi xxxHOLIC‘in yakında çıkacak olan live action drama uyarlamasının ilk 5 dakikalık teaser’ını yayınlamaya başladı.

Sekiz bölümden oluşacak drama serisi, 24 Şubat’ta, Watanuki rolünde Sometani Shota ve Yuuko rolünde oyuncu-idol Anne ile ekranlara gelecek.

Şahsen Watanuki için “olmamış” desem de, kaçırmayacağım bir drama olcak.

Another Live Action Fragmanı

Kısa süre önce anime serisine uyarlanan korku romanı Another’a, şimdi de bir live action film geliyor. Takeshi Furusawa tarafından yönetilecek film, 4 Ağustos 2012 tarihinde izleyiciyle buluşacak. Filmin resmi sitesinde ilk fragman yayınlandı bile. Buradan izleyebilirsiniz: