Coca Cola’dan Sağlıklı Kola

as20170201004302_comm

Coca-Cola‘nın Japonya kolu, geçtiğimiz Çarşamba günü yaptığı açıklamada “Coca-Cola Plus” adındaki sağlığa yararlı yeni ürününü 27 Mart itibariyle satışa sunacağını duyurdu.

Sindirimi görece daha kolay olacak ve şeker içermeyecek bu yeni içecek, The Coca-Cola Company Japonya’nın yetkili isimlerinden Tim Brett‘in belirttiği üzere üzerinde çalışılmaya başlandıktan sadece altı yıl sonra lezzet bakımından normal Coca-Cola’dan farksız hâle gelmiş.

Coca-Cola Plus, vergi hariç 470ml’si ¥158 fiyatından raflarda yerini bulacak.

Reklamlar

¥52,000’lik Snorlax Yastığı

Dünyadaki hiçbir flüt bu uyuyan devi uyandıramaz. Öyle ki Premium Bandai bile bu yeni ürüne「絶対に起きられないカビゴンクッション」(Kesinlikle Uyanamayan Snorlax Yastığı) adını verdi. Ayaktayken 1.50m uzunluğunda ve 1.30m genişliğinde olan bu yastığın ağırlığı sadece 12kg çekiyor.

Snorlax’ı odanızın baş köşesine koymanın bedeli ise bayağı tuzlu; ¥52,000 (₺1365).

 

 

“Pokémon Çok Bozdu” Goygoyu Üzerine

Bildiğiniz üzere yakında Pokémon GO isimli mobil oyun bizlerle buluşacak. Benzerleri gibi telefonun GPS ve kamerasını kullanarak oynayacağımız bu oyun, beni çok şaşırtarak daha tanıtıldığı gibi ülkemizde de büyük ilgi gördü. Bu ilgiyle birlikte hiç mi hiç haz etmediğim “Pokémon ilk nesilden sonra çok bozdu yea” goygoyu da dirilmiş oldu.

Şimdiye kadar sadece yeni nesil bir Pokémon oyunu çıktığı zaman alevlenen ve oyunları takip eden çok kısıtlı bir kitle tarafından yapılan bu goygoy, birden ülke çapında sosyal medyada yer bulunca küçük bir yazı yazma gereksinimi duydum.

irony_by_amastroph-d3iutbt.png

Algoritma oldukça basit fakat bir o kadar da sinir bozucu:

Yeni bir Pokémon oyunu ve dolayısıyla yeni Pokémon tasarımları duyurulur → Bizimkiler klasik “Pokémon çok bozdu yea küçükken ne güzeldi Squirtle Charizard falan of çok şanslıydık” nostaljisine kapılır → Yeni oyun çıkar → Bizimkiler oyunu köpek gibi oynar.

Tabii döngünün son maddesi sadece oyuncu kitlesi için geçerli. Zira Pokémon oyunları ile alakası olmadığı halde tasarımlara bok atan tipleri ciddiye almanız gerekmiyor dahi fakat ironik olarak bu yazıda bahsedilen güruh bunlar olacak.

Bu arkadaşlara gavurlar “genwunner” diyor. Etimolojik olarak baktığımızda “gen one-er” yani “birinci nesilci” ifadesinin yandan yemişi diyebiliriz. Yalnız ilk jenerasyon Pokémonları seven (nadiren ikinci jenerasyon da dahil olabiliyor), genelde “90’ların çocuklarıyız biz, en mükemmel nesiliz!” kafasını yaşayan ve sadece Pokémon ile sınırlı kalmayıp, eski orijinlere sahip yeni olan her şeye savaş açmış mantıksız zombiler bu kategoride yer alıyor.

Hasbelkader kendileriyle bir tartışmaya girip neden böyle düşündüklerini sorduğunuz zaman, size sundukları argümanlar ise kendi Mewtwo hayranlıklarından daha gülünç;

Yeni nesillerin tasarımları çok boktan be kanka, dondurmadan Pokémon yapmışlar baksana heuheuh

Ah benim angut arkadaşım. Benim Pokémon’un açılımının Pocket Monster olduğunu bile bilmeden Pokémon hayranlığı yapan arkadaşım. Benim Pokémon ile tek alakası 6-12 yaş arası veletlere Pokémon oyunları satmak için hazırlanmış 20 dakikalık episodik reklamları anime adı altında ciddiye alarak izlemek olan arkadaşım. Lütfen sus. Kabalaşmak istemiyorum. Sadece sus.

Senin ilk jenerasyonu başının üzerinde tutup yenileri beğenmemeni, hatta bunlardan iğrenmeni sağlayan tek ama tek faktör nedir biliyor musun? Hayır, tasarımların kötüleşmesi falan değil. Kapitalist düzen, tüketici toplum falan diye konuya girmeye kalkma bile, çünkü cevap son derece basit. Nostalji. Sadece nostalji.

Nedir nostalji? Güncel Türkçe Sözlük’e bir bakalım.

nostalji    Fr. nostalgie

a. (l ince okunur) Geçmişte kalan güzelliklere olan özlem duygusu ve bu duygunun baskın bir duruma gelmesi, geçmişseverlik, gündedün.

 Anladın mı şimdi? Şşş. Sakin ol. Oradan “alakası yok, yeni tasarımlar bildiğin dandik, çöp poşetinden Pokémon yapmışlar lan, kör müsün?” diye çemkirmekte olduğunu duyabiliyorum. Boşuna uğraşma, nostaljiksin sen.

Yukarıda gördüğünüz gibi çöp poşetinden Pokémon var. Dondurmadan var. Makine dişlisinden var. Mum var. Anahtarlık var. Karateci muppet bozması Pokémon bile var. Bu tasarımları sevip sevmemek size kalmış. Çok beğenen ve yaratıcı bulan arkadaşlar da var, genwunner’lık yapıp mide bulandırıcı olduğunu iddia eden arkadaşlar da var.

E kâmil! Madem zevkler ve renkler tartışılamaz demeye getirecektin, ne diye iki saat yazı okuttun bize!?

Sakin ol. Haklısın, zevkler ve renkler tartışılamaz, doğru. Belki fark etmedin ama bu yazıda yeni tasarımların eskilerinden iyi olduğundan, hatta direkt “iyi” olduklarından bahsetmedim ben. Yalnızca nostalji gözlüklerini çıkararak bakmanı istiyorum. Şimdiye kadar yazdıklarım giriş kısmıydı.

Genwunnerların yeni nesilden neden iğrendiklerini biliyoruz. Tasarımların “abidik kubidik” olduğunu düşünmeleri. Halbuki ilk nesil böyle mi canım? Charizard var, karizmanın vücut bulmuş hâli. Kabul etmeliyiz ki Pikachu sıkıcı olsa bile gayet yaratıcı ve kendi klişesini yaratarak fenomenleşmiş bir tasarım. Onix gibi sade tasarımlara sahip olmasına rağmen oldukça güzel şeyler de az değil. Bunlara ben de katılıyorum.

Katılmadığım yer ise, az önce bahsettiğim nostalji gözlükleri yüzünden göremedikleriniz. Bu gözlükler Squirtle’ın animede taktığı havalı güneş gözlükleri gibi değil, direkt at gözlükleri gibiler çünkü.

Biraz ilk jenerasyonu inceleyelim.

Hmm. Beşinci nesilde çöpten Pokémon yaparak “sıçıp batıran” adamlar ilk nesilde çamur yığınından Pokémon yaparak şaheser mi yaratmıştı yani? Yumurtadan Pokémon olunca mükemmel tasarım da, dondurmadan olunca mı tu kaka oluyor? Makine dişlisi Pokémon’u görünce “yaratıcı fikirleri bitmiş” diyen arkadaş, fikirlerin mıknatıs Pokémon ile bitmiş olabileceğini hiç düşündü mü? Mum Pokémon’a saçma diyen arkadaş gaz bombası Pokémon çıktığı zaman gaza gelip bölücü sloganlar mı atıyor? Anahtarlık Pokémon ile dalga geçen arkadaş, porselen yıldız Pokémon’u Noel ağacının tepesine mi takmak istiyor? Karateci Pokémon’a ağız dolusu söven adam da sıkı bir Nicki Minaj hayranı falan mı?

“Yav ben ilk nesil tamamen mükemmel demiyorum ki, yine ortalamaya baktığın zaman eskilerden iyiler vardı fazlasıyla. En azından yaratıcıydı.

Ah arkadaşım. Penseyle, kargaburunla falan girişeceğim o gözlükleri gözünden ayırmak için gerekirse. Devam et okumaya.

Gerçekten yaratıcı tasarımlar ha? Herhangi bir çizgi filmde çıkabilecek herhangi bir sıçan, fok balığı, kuş, yengeç, yılan veya kelebek de Pokémon olabilir yani. Bu argümanım yukarıdaki tasarımların kötü olduğunu mu imâ ediyor? Kesinlikle hayır. Yaratıcı mı peki bu tasarımlar? O da kesinlikle hayır.

İlla üç kollu dört boynuzlu altı kanatlı olması gerekmiyor iyi tasarımların. Sadelik diye bir kavram var, bildin mi?

Bildim. Yeni jenerasyon Pokémonlar öğretti hem de.

Yukarıdakilerin hepsi yeni nesil Pokémonlar ve hiçbiri humuslu toprak yığını veya saç düzleştiricisi değil. Yeni jenerasyonlarda da o çok sevdiğiniz sade tasarımlar mevcut.

Peki. Yine de ilk nesilde mitolojik gönderme olan Pokémonlar vardı ve bence bu onu eşsiz kılıyor diğerleriyle karşılaştırınca.

*Sigh*

Bunu da duydum sevgili okurlar. Ben göt etmekten sıkıldım adam göt olmaktan sıkılmadı ve mitolojiye girdi. Cahilden korkmayacaksın, yarı-cahilden korkacaksın. Neyse, devam edelim.

Moltres

Ninetales, Moltres ve Lapras var yukarıda. Sırasıyla Japon mitolojisindeki dokuz kuyruklu tilki, pek çok mitte karşımıza çıkan anka kuşu ve Nessie olarak da bilinen Loch Ness canavarına ait şehir efsanesi temel alınarak oluşturulmuş üç Pokémon. Adam haklı. AMA İLK NESİLDEN SONRASINI BİLMİYOR.

Zira her nesilde hayvanlardan, cansız maddelerden ve mitolojilerden/şehir efsanelerinden esinlenilmiş Pokémonlar bulunuyor.

Golurk

Yeni jenerasyonlara da bir göz atalım yukarıdaki örnekleri kullanarak.

Xerneas İskandinav mitolojisindeki Yggdrasil ağacının kabuğuyla beslenen efsanevi geyikten, Froslass Japon mitolojisindeki Yuki-onna denen ve erkekleri cezbederek yiyen youkaiden, Sableye Hopkinsville Goblin denen Amerikan şehir efsanesinden, Absol Çin mitolojisindeki Bai Ze denen ve imparatora doğaüstü güçler vermiş yaratıktan, Groudon İncil’deki (Book of Job) dünyayı yok edecek olan Behemoth ismindeki canavardan, Golurk ise İbrani hikayelerindeki Prag’da zülum gören halkı korumak için hayat bulmuş kil golemden esinlenme.

Çeşitlilik ilk jenerasyona göre daha fazla bile olmuş ha?

Tekrar tekrar söylüyorum; tüm jenerasyonlar iyi ve kötü özellikleriyle tamamen aynı, yeter ki nostalji gözlüklerini çıkarın.

“Gamerlar” Üzerine

2014 yılının başlarında, ülkemizdeki anime izleyip kanser saçan olan “otaku” kesimi üzerine bir yazı yazmıştım. Şimdi de, o yazının devamı olmasa da spiritual successor’ı sayılabilecek fakat tespitten ziyade yakınma amacıyla yazdığım yeni bir yazı ile karşınızdayım. (Hayır, “ruhsal mirasçı” veya “manevi halef” olarak çevirmek istemiyorum bu oturmuş terimi.)

Bu “gamer” miniklerinden ülkemizde hatırı sayılır miktarda bulunuyor, fakat bilmedikleri bir şey var ki sadece havalı durduğu ve bir topluluğa mensup olma iç güdülerine yenik düştükleri için kullandıkları bu güzel sıfatın içini boşaltıyorlar. Lafı çorba etmeden bu vebalı grubun bazı özelliklerine değinelim.

Oyun oynamamak.

Gerçekten. Sabahtan akşama kadar YouTube başında let’s play videoları izliyorlar. Ayrıca iki kelimeyi bir araya getirip konuşacak ve anlayacak İngilizceleri (veya başka lisanları) olmadıklarından mütevellit Türk YouTuber arkadaşlara -Minecraft videosu koyan 11 yaşındaki çoluk çocuktan değil, işini hakkıyla yapanlardan bahsediyorum- musallat oluyorlar. (Tekrar hayır, PewDiePie sayılmaz. O gerzeği bağırıp çağırdığı için izliyor herkes.)

Bu YouTuber’ların yüklediği oyun incelemesi veya izlenim videolarının altında da iğrenç imlalarıyla “ya bu oyunu beğenmediysen geri zekalısın başka açıklaması yok” ve “bok gibi oyun aq zevkine sıçim” tarzı yorumlar yazmaktan asla geri kalmıyor bu “gamer”lar.

Aslında yukarıda “oyun oynamazlar” derken mübalağa yaptım. Tabii ki oynuyorlar. Sonuçta adamlar “GAMER”. Ne oynuyor bu arkadaşlar peki? Evet, doğru bildiniz. Minecraft, League of Legends ve Counter-Strike: Global Offensive, bitti. Hayatlarını sadece bu üç oyundan biri veya birkaçı etrafında şekillendirip kendilerine “gamer” diyebiliyorlar. Durumu en iyi açıklayan sözcük “Trajikomik” olsa gerek.

Şimdi kalkıp “yöö ben dota 2 de oynuyorum kınayt da oynuyorum wolftim de oynuyorum üçü arasında değilim” diyebilir ve umarım der. Ha bu kadar geri zekalısı yoktur kuvvetle muhtemel, yine de şu cümleyi sarf edebilecek potansiyelleri var: “yöö ben asasins krid oynuyom cod oynuom sayılmaz oç”

Elbette ya! Nasıl unuturum?! Online oyun dışında oyunlara para vermeyi “enayilik” olarak gören bu “gamer” arkadaşlar, hırsızlık da yapıyor. Hiçbir şekilde laf söyletmedikleri birkaç oyun serisine harcanan emeği zerre umursamadan, oyunlar çıktığı gün köpek gibi torrent eden bu “gamer”lar, bu birkaç belli başlı oyun serisini salyalarını akıta akıta savunacak şekilde seviyorlar.

Bu serilerden en göze çarpanları Call of Duty ve Assassin’s Creed. Bu iki seri, bildiğiniz üzere Activision ve Ubisoft’un para basma makineleri. Her sene aksatmadan vasat veya vasatın altında bir oyunları çıkar, yok satar, kendine saygısı olan kimse beğenmez ama döngü devam eder. Peki neden bizim mongollar bayılıyor bu ucuz kapitalizm tuzaklarına? Çok basit. Bizim “gamer”ların parayla pulla işi yok ki. Oyun çıksın, at torrenta git uyumaya, yarın oynarsın okuldan gelip önlüğünü çıkardıktan sonra. Tabii sadece bu ikisini değil, her oyunu direkt torrentlıyorlar ama bu yanlış bir şey mi? Bu hırsızlık değil ki. Sonuçta bir şeyi çalmıyorsun, kopyalıyorsun! Üstelik oyunlar çok pahalı!!!1 Kıyamam.)

Call of Duty sevgileri kısmen anlaşılabilir. Zeka kapasiteleri sadece birbirlerine boş boş ateş etmekten ibaret olan oyunlardan zevk almaya yetecek şekilde programlı, buna okey.

Fakat Assassin’s Creed hayranlıklarını çok ilginç bulduğum için özellikle değinmek istiyorum. Ulan bu seri hikaye odaklı bir seri. (Her ne kadar son oyunlarda içine sıçmış ve sıvayamamış olsalar da.) Senin İngilizce kapasiten belli, “yes i doesn’t” cümlesini aşmıyor. Neden seviyorsun ki bu seriyi? Ne anlıyorsun da zevk alıyorsun? Ah tabii, zeka seviyesi. Bina tepesinden düşmanın üzerine hidden blade ile atlayıp öldürmek çok havalı geliyor olmalı. Devam et. Cutscene’leri de skip et hatta. Buyur.

En büyük sorunları da “gamer” arkadaşların oyun kültürü birikimleri koca bir SIFIR. Adamın nickine bakıyorsun “Gamer Mehmet” ama buradaki “gamer” kelimesini adam bir ünvan olarak kullanıyor. Bütün gün LoL oynuyorum, neyim? Hayatsız bir ezik mi? Hayır! GAMER! Aferin. Oyun tarihinde yer etmiş, bugün efsane olarak nitelendirilen oyunların HİÇBİRİNİ mi oynamış olmazsın be arkadaş? Monkey Island yok. Final Fantasy yok. The Legend of Zelda yok. Metal Gear Solid yok. Bu oyunlar kıyıda köşede kalmış, kimsenin bilip etmediği “elitist” oyunlar olsa hak vereceğim de, tüm dünya biliyor be oğlum. Bunları oynadım ve seviyorum diye bana marjinal diyorsun ama sen bilgisiz poserın tekisisın sadece, bunu bilmiyorsun.

Mario diye bir gerçek var. Değil Nintendo’nun, oyun dünyasının maskotu haline gelmiş bu seri, bizim “gamer” kitlemiz arasında nasıl tanınıyor? “BEBE OYUNU.”

Senin, serinin sadece ilk oyunu olan ve evindeki adını Atari olarak bildiğin çakma NES ile oynadığın “Super Mario Bros.” dışında onlarca (hatta yüzlerce) Mario oyunu bulunduğu gerçeğinden bihaber olduğun cahilliğini geçtim, ona da “bebe oyunu” diyorsun. Neden? 5-6 yaşındayken oynadın diye mi? Ulan zaten şimdi bile en fazla 15 yaşındasın velet. Altı saatte bitirdiğin Call of Duty oyunlarına benzemez. Eline versem (Mario’yu) bitiremeyeceksin bile, ötüyorsun vik vik. Buraya kadar yaş muhabbetine hiç girmedim, dallama ergenin biri “yaş ayrımı yapmayın yaşla değerlendirmeyin” diye duyar kasmaya kalkmasın hiç. Tamamen olmasa da yaşla da biraz alakası var gibi durumun zaten.

Hayatında hiç Pokémon oynamadın mı? (Emulatörle oynadığın bin yıllık Fire Red’i saymıyoruz, üzgünüm.)

Witcher’ın bir kitap uyarlaması olduğunu bilmiyor musun? (Memelere bakmak değil de hikaye ilgilendiriyorsa.)

Shin Megami Tensei’nin adını dahi duymuşluğun yok mu? (Ama “Japon oyunları” bok gibidir. Di mi?)

Skyrim’den önceki dört oyunu oynamadın mı? (Grafikleri iğrenç diye tabii.)

Song of Time duyunca tüylerin diken diken olmuyor mu? (veya Song of Healing.)

Bioshock Infinite’in hikayesini mükemmel mi buluyorsun? (Elizabeth senin waifun değil, üzgünüm.)

Kingdom Hearts görselleriyle karşılaştığında “bebe oyunu la bu” mu diyorsun? (Riku savaşını dahi geçemezsin.)

Tamam o zaman. Gamer falan değilsin. Siktir git şimdi Minecraft’ta kumdan kale yapmaya devam et.

Türkçe Fansub Sorunsalı

Beni tanıyanlar, Türkçe fansubdan -grup ve çevirmenlerden bağımsız- nefret ettiğimi bilirler. Anime izlemeye 2005 yılında ilkokul beşinci sınıfın yaz tatilinde başlamıştım. Yeri gelmişken onun da hikayesini anlatayım. Günün birinde nedense kafama esti, Pokémon izleyeyim dedim. Kısa bir süre önce Türk televizyonlarında yayından kaldırılmış bu serinin bendeki yeri o zaman bile ayrıydı. Girdim internete, Google aracılığıyla şu an hatırlamadığım yabancı bir anime izleme sitesinde buldum seriyi. Keyifle birkaç bölüm izledikten sonra sıkılıp “başka neler var acaba burada” diyerek siteyi kurcalamaya karar verdiğim an uçsuz bucaksız anime dünyası ile tanıştım ve kısa sürede müdavim oldum.

Pilavlıya da bekleriz.

O zamanlar etrafta şu an internette mantar gibi biten anime forumları pek yoktu, işsiz ergenlerin ve çoluk çocuğun toplandığı Facebook grupları da yoktu (çünkü Facebook yoktu), hatta bu yazıda konu edindiğim çöp fansublarla anime yayınlayan Türkçe anime izleme sitelerinden bir tane bile yoktu. Özetle anime gram popüler değildi. Yani kendi imkanlarıyla tesadüfen anime ile karşılaşmamış biri, anime ile karşılaşamıyordu. Tabii ki “kanka anime diye bi’ olay var çok güzel” diye anime misyonerliği yapan 15-16 yaşındaki süne zararlıları da gezmiyordu sağda solda.

İnşallah hocam.

İnşallah hocam.

Neden bunları anlatma gereği duydum? Hayran kitlesinin az ama öz olduğu zamanlara duyduğum özlem mi peki bunun sebebi? Kısmen, fakat konumuzla da alakalı. Anime o zamanlar popüler değildi, zira Türkçeye çevirilmiş seri sayısı GERÇEKTEN iki elin parmaklarını geçmiyordu ve bu çeviriler muhtemelen oldukça kaliteliydi, yaptığı işi bilen kişiler çeviriyordu bunları. (“Muhtemelen” dedim çünkü şahsen bir kere bile Türkçe fansub ile anime izlemişliğim olmadı şu on yıllık kısa anime geçmişimde.) Bu yüzden elitist diye yargılanmadan önce belirtmek istiyorum ki çeviriye değil, kalitesiz çeviriye karşıyım.

Yavşak derken?

Yalnız şu an ortamın ne kadar kalitesiz bir hâlde olduğunu bilmek için izlemem falan gerekmiyor. Facebook’taki otaku (!) arkadaşların yüklediği ekran görüntüleri, olayın farkındalığını sağlamak için yetiyor da artıyor bile. Üstelik bu resimleri yükleyen tipler de çevirilerin berbatlığından dem vurma amaçlı yapmıyorlar bunu, basbayağı seviyorlar, hallerinden memnunlar. Tevekkeli yazıda kullandığım ekran görüntülerinin çoğu Facebook’tan alınma. Birkaç tanesi için de Kutsal Domates‘e selam çakıyorum buradan.

Peki neden bu kadar berbat olduklarını düşünüyorum? Nedir bu Türkçe fansubların noksan yanları?

I. Çalıntı olmaları

Bu fansubların en en en büyük sorunu, çalıntı olmaları. Evet, hepsi hırsızlık işi. (Bu konuda fazla acımasız olduğumu düşünebilirsiniz. Düşünün.) Neden bunları hırsızlıkla bu kadar kolay itham edebiliyorum? Çünkü piyasadaki Türkçe fansublı animelerin hepsi İngilizceden araklamasyon. Animenin orjinal dili Japonca, bunu bilmeyen var mı? Yok. Japoncadan çeviren grup var mı? E bu da yok. Bana “xyz üniversitesinin Japon kültürü topluluğu direkt çeviri yapıyor ama” demeyin, onların da çoğunda zibillah gibi hata bulabileceğimiz gerçeğinin yanı sıra, burada sükse fansublardan bahsediyoruz, kampüslerdeki masum Japonya etkinliklerinde gösterimi yapılacak Miyazaki filmlerinin çevirilerinden değil. Her neyse, çevirmenlerimiz hırsız. Bu bir gerçek ne yazık ki.

Benim horoz özümlemek.

Benim horoz özümlemek.

Anime Japoncasının durumu malum. Dandik. Gerçek dışı. İngilizceye çeviren herif belki aynı cümleyi anlamak için yirmi kere başa sararak dinledi de çevirdi. Sen gidip onu çalıyorsun. Hatta Japoncadan İngilizceye hatalı çevirilmişse hatanın aynısı Türkçesinde de oluyor. Üzerine ironik olarak, bu çalıntı çeviriyi sağda solda yayınlayan adam “emeğe saygı” edebiyatı parçalıyor. Gülünç.

II. Çevirmenlerin dil bilmemesi

“You’re welcome”

İkinci en büyük sorun, İngilizce bilmeyen (Japonca çeviren yok zaten) tiplerin çevirmenlik yapması. Soldaki görüntüde de görebileceğiniz üzere, “you’re welcome” cümlesini dere tepe düz giderek “hoşgeldin” şeklinde çevirmeyi uygun gören arkadaşımız, şu an muhtemelen bir çeviri grubunun forumunda, kullandığı profil resminin üzerinde kalın kırmızı harflerle ‘çevirmen’ yazan bir üye olarak hayatını sürdürüyor.

Gerçekten anlam veremiyorum.  İlkokul dördüncü sınıf seviyesindeki kalıpları bile çeviremiyorsan koca koca animeleri çevirme cüreti nereden geliyor? İlla “hobi bu yea karışamazsın yea” diye çemkireceksen git hentai çevir arkadaşım, en fazla “oh tanrım evet” ve “çok iyisin bebeğim” yazıp yirmi farklı yere kopyala yapıştır yapacaksın. Anime sektörü bu, politik olanı var felsefî olanı var. Hoşgeldin.

III. Gereksiz notlar

“Çevirenin notu” diye bir şey duydunuz mu? Kitaplarda ve filmlerde anlatılan durumun “lost in translation” yani “çeviride kaybolma” durumu olduğunda çevirmen veya editör tarafından eklenen kısa dipnotlara denir. Bu notlar genellikle kelime oyunları ve özel terimler üzerine kullanılır ve çevirmen, çevirisini bunların okuyucuyu rahatsız edecek miktarda olmamasına özen göstererek yapmalıdır. Peki bizim anime fansubberları bu güzel nimeti ne şekilde kullanıyor?

Aferin sana. Diyecek şey bulamıyorum. Yok da zaten. Mükemmel valla. xD

IV. Motamot çeviri

İngilizcesi isterse Kraliçe Elizabeth ile aynı derecede olsun, motamot çeviri yapan kişi, çevirmen değildir. Yani çeviri yapmamalıdır. Bilmeyenler için açıklayayım; motamot çeviri, bir metini kelimesi kelimesine, dümdüz çevirmektir. Hiçbir dil birbiriyle aynı olmadığı için de, metin çevirinin azizliğine uğrar ve piç olur.

Lanet olası pis zenci.

Örneğin “ölmek” anlamına gelen “kick the bucket” söyleyişini destursuz “kovayı tekmelemek” diye çevirirseniz, izleyiciler dumur olur. Tabi bunu sade bir şekilde doğrudan “ölmek” olarak çevirmek de işin rajonuna terstir, hoş durmaz. Yapmanız gereken nedir? Hedef dilde, kaynak dildeki o söyleyişe karşılık gelen bir söyleyişi kullanmak. “Nalları dikmek” deyimi cuk oturur mesela. Oturtabilene.

V. Küfür

Recep İvedik’in Türk sinema tarihinin açık ara en fazla gişe yapan filmi olmasından yola çıkarak, izlediklerimizde küfür bulunmasını seven bir millet olduğumuzu söyleyebilirim. (Benim gibi Recep İvedik’ten nefret edenler için de küfürlü Kemal Sunal filmlerini örnek göstermek yanlış olmaz.) Fakat bu trajikomik durumu çevirilere yansıtmak nasıl bir mongolluktur?

Küfreden Japon.

Repliğin orjinali「貴様・・・。」(Sen…), karakter bunu atarlı bir şekilde söylediği için Amerikalı çevirmen abimiz gaza gelip “Fuck you…” diye çeviriyor da, be fansubber kardeşim, senin derdin ne de kalkıp “Ananı avradını sikeyim…” diye çeviriyorsun bunu? Geri zekalı mısın sen? Küfür kavramı sana hâlâ komik mi geliyor? Ergenlikten çıkamadın mı? Neden bir şaşırma tepkisi olan「あれええ!?」(Areee!?)’yi düzgün bir şekilde “Whaat!?” olarak çevirerek kendine uydurmuş yabancı abini örnek alarak “Ne!?” şeklinde çevirmek yerine “Hassiktir!?” diye çeviriyorsun? Yatacak yeriniz yok.

VI. Fazla yerelleştirmek

Motamot çeviri ile ilgili bölümde dümdüz çevirmek yerine hedef dile uyarlamanın daha doğru olacağından bahsetmiştim. Tabii ki her konuda olduğu gibi bunu da üsturupuyla yapmak gerekiyor. Anlaşılmayacak deyimler çevirilerek anlaşılır hâle getirildiği zaman çok güzel ve akıcı bir çeviri elde etmiş oluyoruz, tamam. Peki aslında anlaşılır olan kavramlar “çevirildiği” zaman ne oluyor? Olmuyor.

Olsun, muska veririz.

Nazarlık nedir? Gerçekten bilmiyorum. Bu sahnede bahsedilen şey “talisman”, bunun Türkçesi olan “tılsım” bile kelimenin orjinalinin direkt yandan yemişiyken zorlayıp “nazarlık” demek Nobel ödülünü hak eden bir performans değil de ne? Bence öyle.

VII. Bokunu çıkarmak

Başlık kendini gayet iyi açıklıyor bence. Kendisine Japon hükümeti tarafından altın plaket sunulacakmışcasına günde yirmi bölüm çeviren hayatsız çalışkan fansubber arkadaşlarımız, doğal olarak bir yerden sonra sıkılıyorlar ve ortaya kendilerince komik ama IQ seviyesi ayakkabı numarasından yüksek olan insanlarca hoş olmayan görüntüler çıkıyor. Şunun gibi.

Naruto Shippuuçiğdem

Naruto Shippuuçiğdem

Çok komikmiş çevirmen kardeş. Emeğe saygı artı rep teraziye tık. O derece.

VIII. Diğer

Tabi milli fansubberlarımızın sorunları bu kadarla kalmıyor. Kalmaz. Bunlardan bir nevi daha küçük olan diğer sorunlar da yok değil; imla, dilbilgisi ve noktalama hataları, anlatım bozuklukları, eklerin yanlış bitişik ve ayrı yazılması. Seriyi izlemeden, eline -çalıntı- metini kaptığı gibi çevirmeye başlayanlar, Google Translate kullanıp sıçıp sıvayamayanlar. Okunaksız ötesi bir font kullananlar, göz doktorundan para almışçasına font rengi seçenler, karaoke zamanlamasını tutturamayanlar, komple tüm zamanlamayı tutturamayanlar… Say say bitmez.

Gökyüzünde ki uçuyor sonuçta.

Gökyüzünde ki uçuyor sonuçta.

Evet, fansubber olmak kolay değil, biliyorum. Hiçbir maddi gelire sahip olmadan tamamen zevk için çeviri yapılmasına rağmen çoluk çocuğun “son bölüm nerede kaldı yea” şeklinde şımarıklığını çekmek, saatlerce uğraşıp ortaya konulan iş üzerine tek yorum alamamak, benim gibi atarlı bloggerlarla uğraşmak…

Yapmışlığım yok fakat yapan arkadaşlarım var, ilk paragraflarda bahsettiğim değerli kişiler. Bu iş çocuk oyuncağı değil. Teknik olarak başlaması ve yürütmesi kısmen kolay diye, Japonca bilmeyen, hadi onu geçtim, İngilizcesi beş para etmeyen herkes yapabileceğini düşünmemeli. Saygı duyun biraz ve saygıdeğer işler çıkartmak için uğraşın.

“Otakular” Üzerine

Uzun süredir bu tarz bir yazı yazmıyordum. Her zamanki gibi çoğu kişi beni haklı bulacak, bir o kadar kişi de blogda yayınlamayacağım küfürlü yorumlar yazacak. Yine de durmaya pek niyetim yok. Öncelikle bu kanserli topluluk hakkında yazmaya ne şekilde karar verdiğimi açıklayayım. Başta aklımda sadece eleştirel bir yazı yazma fikri vardı, içeriği belli değildi. İzlediği her anime ve oynadığı her oyunu sadece potansiyel kostüm cevheri olarak gören ve içeriğine hiçbir şekilde saygı duymayan Türk cosplayer güruhu (hepsi böyle değil tabii ki) ve kendini otaku sanan, hatta otaku olmanın iyi bir şey olduğunu, işin iç yüzü hakkında hiçbir fikri olmadan savunan ergenler arasında kalmıştım, ilk gruptakilerin ikinci gruba göre daha zararsız ve sadece irrite edici olduklarına kanaat getirdim, bu yüzden sayıca da daha fazla olan bu “otaku” arkadaşlar hakkında bir yazı yazmaya karar verdim.


Bir otakunun cinsel yaşamı.

Başlamadan önce peşin peşin söylemek istediğim bir şey var. “BU SİTENİN ADI DA OTAKURON AMA DEMEK Kİ SEN DE OTAKUYUM DİYOSUN O ZAMAN NE BU ÇİFTE STANDART!!!1” diye çemkirecek tipler olacaktır illa ki. Öncelikle, bu blogun adı otakuron değil otablog. Otakuron sadece adres ve benim kullandığım eski rumuz. Otakuron’un yazılışı「おたく論」şeklinde ve Türkçeye kabaca “Otaku felsefesi” çevrilebilir. Otakular değil, otaku altkültürüne ilgi duyanlar hedef alınarak oluşturuldu ve böyle devam edecek. (Hayır, ikisi aynı şey değil. Sabırlı olup okumaya devam edin.)

Animeleri çok seviyorum ve onlar olmadan yaşayamam, beni ben yapan şeyler onlar! Ben bir otakuyum ve bununla gurur duyuyorum!

Herhangi bir yerde karşılaşabileceğiniz akıl yoksunu bir ergenin yakarışını okudunuz. (Geri zekalıca yapılmış dilbilgisi hatalarını ve olası anlatım bozukluklarını dahil etmedim.)

Türk insanı (ve batılı fandom’ın kültürsüz kesimi) her şeyi olduğu gibi, “otaku” kavramını da kaba etlerinden anlamıştır. Şahsi tahminime göre bunun ilk suçlusu, ülkemizin ilk açılmış anime platformlarından biri olan ve her ne kadar bu kanserin oluşmasında dolaylı yollardan en büyük sorumlu olmasına rağmen kendilerine duyduğum saygıdan dolayı ismini vermeyeceğim ve kesinlikle kötülemediğim eski bir web sitesi gösterilebilir. Olası senaryo şu şekilde gelişiyor:

Anime izlemeye yeni başlamış ergen arkadaşımız, hoşuna gitmiş olan bu çok büyük evren hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilmek için, arama motorlarının da yardımıyla bir şekilde kendini, benim de acemilik zamanımda bol bol vakit harcadığım bu platformda bulur ve sitenin terimler sözlüğüne yolu düşer. Bu aleme daha yeni girmiş olmanın verdiği bilgi açlığıyla, bu kavramları tek tek okumaya başlar ve sonunda Otaku teriminin tanımına ulaşır.


Bahsi geçen siteden alınmış ekran görüntüsüdür.

Açıklamayı okuduktan sonra, beynine bu kavramı sindirmek için hiç vakit tanımadan, insan doğasında bulunan bir etiket sahibi olma içgüdüsüne de yenik düşerek, kendine “otaku” ismini yakıştırır. Yukarıda belirtilmiş olmasına rağmen “çok ters anlamlar da taşır” cümlesini görmezden gelir ve terimi kendi sığ mantığıyla “anime fanı” kavramına indirger. Neden kendine “anime fanı” veya “anime sever” demek yerine “otaku” demeyi tercih ediyor peki bu insan? (Bir ara “animer” diye bir kabızlık vardı, ona hiç girmeyeceğim bile) Cevap basit, yakışıklı cümleler kurmaya hiç gerek yok. Havalı olabilmek için tabii ki. İnsanımız yabancı hayranıdır, aynı anlama gelse de bir terimin İngilizce veya Japonca olanını kullanmayı tercih eder. Fakat bu örnekte olduğu gibi bazı zamanlarda ne yazık ki aynı anlama gelmediğini farkedemez.

Tabii yukarıda yazdığım bu senaryo kişiden kişiye değişebilir. Kendisi hakkında “otaku” terimini ilk kullananlar için bu durum aşağı yukarı böyleydi. Zamanla “otaku” kelimesinin kullanımı yaygınlaşmaya başlayınca, herhangi biri bu kavramı noob tiplerle kaynayan “Vahşet-i Weeaboo” tarzı garip isimlere sahip, seviyenin yerlerde süründüğü Facebook sayfalarında bile görüp -yanlış bir şekilde- öğrenebilecek duruma geldi.

En can alıcı kısıma gelelim. “Kutsal soru”yu soralım. (“Hangi anime bu? xD” değil malesef.)

Otaku nedir?

Yukarıdaki ekran görüntüsünde, hatta bu blogdaki tanım sayfasında açıklananlar bile yetersiz. Yeterli olsa dahi bizim “otaku” tayfa tarafından anlaşılabilecek seviyede değil. O yüzden görselliğe başvurmak zorunda kalacağım.

Doğal ortamında yetişkin bir erkek otaku.

Yukarıdaki çizim ve buna yakın örnekler, otaku teriminin karşılığını tamamen veriyorlar. Asosyal, yaşı ilerlemiş olmasına rağmen hâlâ ailesiyle yaşayan, evden sadece yeni anime/manga/visual novel satın almak için çıkan ve bunlar dışında hiçbir şey hakkında detaylı konuşamayan, vasıfsız ve bir gelir kaynağı bulunmayan, cinsellik üzerine bir tecrübe yaşamamış ve kız arkadaşı olmayan (internet üzerindekileri saymıyoruz, üzgünüm), genellikle fazla kilolu ve bakımsız tiplerdir. İlginçtir ki, gözlemlerime göre bizim Türk “otaku” arkadaşlar bu tipleri de gayet iyi biliyorlar. Hatta onlar için “Japon Otakusu” diye saçma sapan bir tabir kullanıyorlar. Otaku kelimesinin öz Japonca olduğundan, sadece “anime ve mangayı çok seven insan” anlamına gelmediğinden ve  az önce verdiğim özelliklerin genele yakınını taşıyan insanları tanımlamak için kullanıldığından bihaberler ne yazık ki.

Bu yazıda bahsettiğim “otaku”「オタク」terimi, saygı dilinde kullanılan ve “sizin eviniz” anlamına gelen “otaku”「御宅」kelimesinden tamamen bağımsız olarak, bugün Japonlar arasında sadece bir hakaret olarak kullanılıyor ve bir Japon için en ekstrem hakaret olan “bakayarou”「馬鹿野郎」(aptal herif) ifadesi ile eşdeğer ofansifliğe sahip. Yani bir Japona “Ben otakuyum.” dediğiniz zaman, adam size “Oo hangi animeleri izliyosun bakalım?” demez; “Kafan mı güzel kardeşim?” der. (Ha onu da demez kibarlıktan ama kesinlikle düşünür.) Gidip bir Türke “Ben sorunluyum.” demişcesine bir tepki görürsünüz.

Bitirirken, çoğu kişinin bu yazıyı okuduktan sonra davranışlarını değiştireceğini zaten düşünmediğimi belirtmek istiyorum. Sadece bazı doğruları belirtme isteği duyduğum için zaman ayırıp yazmış bulundum. Karar tabii ki kişilerin kendisine ait. Yine de, kimsenin böyle olmak istediğini sanmam.

Değil mi?

Otajournal 十三

weeeeb

Slm otakular cosplayerlar animerler ve diğerleri xD Uzun süreden süreden sonra yine karşınızdayım. Geçen seneden beri yazamamamın sebebi One Piece’i 26. sefer baştan izlemem (çok süfer) ve Sikko no desu-chan cosplayi için hazırlık yapıyor olmam asdfasdfasdafsd. Çok güsel oldu ama yoruluyom #DirenOtaku SicCON’da birinci olcam bence asdfasdf nese konumuza dönelim ama fazla dönmeyelim yoksa trap oluruz asdf XDDD anime izlediimiz için diğer zevksiz insanlardan üstün olduğumuzu biliyorsunuz ztn, anime izlemek ayrıcalıktır, çizgi film sanıpp bizi aşağılıklamaya devam etsin onlar xD nese, geçen gün çok japon olduğum için migrostan aldığım instant rameni yiyip çakma katanamla oynarken aklıma bir şey geldi: keşke biz animer otakular aynı şehirde olsak başkaları giremese, ne güsel olurdu dimi.. #DirenOtaku okulda norlarım da düşük ztn, ama zekiyim ben sadece çalışmıorm (örtmenim de böle dedi) derslerde sınav yerine animelerden sorsunlar hepsinden 100 almazsam şerefsizim! xDD #DirenOtaku

Abartı mı? Hayır. Var böyleleri. Bir şey demiyorum ben, cidden.