Otajournal 二十五

Güneşin doğduğu ülkeden, güneşin battığı ülkeye selamlar. 🇯🇵

Yukarıdaki cümleyi bayağı severim. Hayır, maksadım kesinlikle Türkiye isimli ülkeye cennet vatana laf sokmak değil. Binaenaleyh cümleyi söyleyen ben dahi değilim; Japonya’nın otuz üçüncü imparatoru Suiko‘nun vekili ve Japonya’ya çağ atlatmış efsanevi hükümdar olan Shōtoku Taishi‘nin, dönemin Sui Handeanlığı imparatoru Yang‘a göndermiş olduğu bir mektubun giriş cümlesidir zira.

higakuru

Higashikurume

Her neyse, Japon tarihi okumak isteyenler diğer bloguma göz atabilir. Sözün özü, şu an güneşin doğduğu ülkede bulunuyorum. Geçen Otajournal‘da belirttiğim üzere Nikkensei programı Eylül sonu itibariyle başladı ve yaklaşık iki aydır Tokyo’da ikâmet etmekteyim. Ha, Tokyo’da yaşıyorum dediysem de Tokyo Tower manzaralı bir gökdelenin otuz altıncı katında konforlu bir stüdyo dairede yaşadığım yanılgısına düşmeyin, Higashikurume adlı Tokyo’nun küçük bir shi (市)’sinde bulunan bir yurtta yaşıyorum. (Bunun bizdeki karşılığı ilçe olabilir. Japonya’nın idari sistemi biraz karmaşık.) Yaşadığım yerin anlatacak fazla bir özelliği yok, taşra olduğunu bilin yeter. Odadan çıyan, hamamböceği falan çıkıyor, arada yurda yılan giriyor. Ayrıca odamda ne bir ocak, ne bir buzdolabı, ne de bir duş mevcut; bunlar ortak. Mutfak son derece pis olduğundan (mübalağasız üç dört sene önce yenilen şeylerin artıkları hâlâ duruyor) bütün öğünlerimi ya dışarıda yiyorum, ya da konbiniden onigiri veya sandviç alarak geçiştiriyorum. Türkiye’nin aksine Japonya’da dışarıda yemek, malzeme alıp evde yemek hazırlamaktan daha ucuz. Aslında Türkiye dışında her yerde bu böyle işliyor sanırım. Bizde nedense dışarıda yemek lükstür, ilginç.

Tokyo Gakugei Üniversitesi

Tokyo Gakugei Üniversitesi

Okulum Tokyo Gakugei Üniversitesi de farklı bir shi olan Koganei‘de yer alıyor ve tren/otobüsle ortalama 30-40 dakika süren bir yolculuktan sonra okula ulaşılabiliyor. Bu durumdan şikayetçi olduğumu söyleyemem, çocukluğumdan beri evim ve okulum daima uzak olmuştur, yani alışık olduğum bir durum. Yine de Nikkensei olmayan değişim öğrencilerinin kaldığı yurdun kampüs içerisinde olduğunu öğrenince içim burkulmadı dersem yalan olur. Bunun dışında Tokyo denince akla ilk gelen Shibuya, Shinjuku, Akihabara, Ikebukuro gibi popüler yerler de Higashikurume’ye yarım saat ilâ bir saat uzaklıkta, dolayısıyla ulaşım -pahalı olması dışında- bir sıkıntı değil.

Fakat ulaşım Japonya’da gerçekten pahalı, hatta en pahalı şey bile olabilir. Örneğin aralarında sadece 7-8 kilometre mesafe olmasına rağmen Higashikurume ve Koganei arası gidiş-dönüş ¥540 tutuyor, bu da 16₺’ya yakın bir mebla. Yani sadece okula gidip gelmek için haftada 64₺ giriyor gerekiyor. Şehirlerarası yolculuk fiyatlarını ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Izanagi razı olsun Japon hükümetinin verdiği burs ve abonman bilet fiyatının kısmen ucuz olması Kintarō gibi yetişiyor.

İki ayda edindiğim izlenimler bunlar. Bir dahaki sefere daha dolgun bir yazı yazmayı planlıyorum, o zamana kadar hoşçakalın.

Otajournal 二十四

Üç aylık Otajournal arasından sonra merhaba. (En azından podcast’lerim daha güncel.)

Bu yaz ülkemizde art arda yaşanan apokaliptik olaylar yaşam enerjimi yedi bitirdi. Havaalanı patlamasıydı, darbe girişimiydi, olağanüstü hal durumuydu derken son zamanlarda yararlı bir şey yapacak enerjim ve isteğim kalmadı. Oysa bu yaz için naçizane planlarım bulunuyordu. Hayır, bunlar akranım olan herhangi bir gençten duyabileceğiniz “bu yaz bol bol yeni yerler gezeceğim, kitaplar okuyacağım, yeni bir enstruman çalmayı öğreneceğim” tarzı şeyler değil; şanımıza yakışır bir şekilde geçen Otajournal’da linkini verdiğim Japon tarihi blogumu düzenli bir şekilde güncelleyecek, dağ gibi birikmiş oyun/anime backlogumu tamamlayacak, yeni çıkacak olan Pokémon GO ile çocukluktan beri süregelen işsiz kaldığım günlerde sokağa çıkıp kilometrelerce boş boş yürüme huyumu meşrulaştıracak ve yaz bittiğinde geriye bakmadan mutlu mesut bir şekilde Japonya’ya gidecektim. Olmadı. Olamadı. Yine de hâlâ bitkisel hayata girmediysem, sebebi Japonya Eğitim, Kültür, Bilim, Spor ve Teknoloji Bakanlığı (hepsine tek bakanlık bakıyor gerçekten) Monbukagakusho‘dan beklemekte olduğum mail. Daha önceki Otajournal’larda bundan bahsettim mi anımsayamıyorum fakat podcast’lerimde bol bol bahsetmiştim. YouTube kanalımla alakası olmayan okurlarım için de hadiseye kısaca bir değineyim.

pendaftaran-beasiswa-monbukagakusho-2016-dibuka-BCR

文部科学省

Mart ayında bölümden birkaç arkadaşımla birlikte, Monbukagakusho’nun bir yıllık Nikkensei bursunu alabilmek üzere Japonya Ankara Büyükelçiliği‘nde gerçekleştirilen sınava girdik. Yıllık uygulanan ve sadece Japonca öğrencilerinin girebildiği bu sınava, bizim bölümden ve ülkedeki diğer Japonca bölümlerinden her sene ortalama yirmi ilâ yirmi beş kişi başvuruyor, benim katıldığım sınavda da aşağı yukarı bu sayıdaydık. İki anime izleyip Japonca bildiğini iddia eden tiplerin bile zorlanmadan yapabileceği seviyede sorularla başlayıp sayfaları çevirdikçe doğma büyüme Japonya’da yaşamış bir Japon vatandaşına dahi ter döktürecek hâle gelmiş sorularla bezeli bu Japonca yeterlilik sınavını, girenlerden ben dahil yedi kişi geçtik. Sınavı geçenler sırayla büyükelçilikte çalışan Japonlar tarafından tek tek sözlü mülakata alındılar. Bu mülakat sonucunda uygun görülen öğrenciler, Japon hükümetine burs için önerilecekti, nitekim öyle de oldu ve yedi kişinin yedisi birden önerildi. Önerilenler arasından kimin kabul görüp kimin ret yiyeceğini henüz bilmediğimiz ve Haziran ayına kadar öğrenemeyeceğimiz halde, ben ve önerilen arkadaşlarım kutlamaya başlamıştık bile, zira geçmiş yıllarda Türkiye’den kim önerildiyse kabul edilmişti. Biz de buna güvenerek kabul mesajlarımızın gelmesini üç ay bekleyemeyip çoktan Japonya için yıllık planımızı yapmış, nerelere gidip nasıl eğleneceğimize kadar kararlaştırmıştık.

20090221133525!Mt_Fuji_from_Higashikurume_St01

İlk tercihimin bulunduğu şehir.

Lâkin kazın ayağı bu sefer öyle olmadı. Monbukagakusho bu sene neredeyse soykırım yaparak yedi kişinin altısını eledi ve sadece ben gitmeye hak kazandım. Yalan söylemeyeceğim, “sole survivor” olmama tabii ki aşırı sevindim ama o kadar plan yaptığımız arkadaşlarımın ret yemesi de bir o kadar üzdü. Tek kazanan olmak bir taraflarımı kaldırdı mı emin değilim ama kesin olan tek şey Eylül’den itibaren bir yıl boyunca Japonya’da yaşayacağım ve lisans eğitimi alacağım gerçeği. Şimdilik hangi şehirde ve üniversitede olacağım belli değil. Okulu ve dolayısıyla şehri, sınav için başvururken doldurduğumuz formda -anlaşmalı üniversiteler arasından seçerek- yazıyoruz. En fazla üç tercih yapılabiliyor ve bunlara ek olarak üç tercihin de kabul edilmediği takdirde Japon hükümeti tarafından seçilecek rastgele bir üniversiteyi de kabul ettiğimizi beyan edebileceğimiz bir seçenek de bulunuyor. Ben sırayla Tokyo, Osaka ve Kyoto’yu yazdım. Şahsen Tokyo’ya kabul edileceğimi düşünmekle birlikte, bu seneki ikinci ters köşeyi de yaşatabilecekleri ihtimalini de göz önünde bulunduruyorum. Yazının girişinde bahsettiğim beklemekte olduğum mail ise hangi üniversite tarafından kabul edildiğimi bildirecek olan mail. İlk tercihim olan Tokyo çıkmasa dahi en sevdiğim şehir olan Osaka veya geleneksel Japonya’nın beşiği olan Kyoto’da yaşamak bana bir gram koymaz açıkçası. Rastgele üniversite seçeneğini işaretlediğim için Hokkaido’ya bile razıyım ama umarım Okinawa’ya sürmezler.

Animelerden ise hâlâ uzağım. İsmi Otablog olan bir sitede anime muhabbeti yapamamak biraz garip olsa da, bu duruma artık alıştığınızı düşünüyorum. Yayınlanmaya başladığı zamanlarda Gyakuten Saiban‘ı izliyordum fakat -oyunla karşılaştırdığımızda- aşırı sıkıcılaşmaya başladığı için dayanamayıp sekizinci bölüm gibi bıraktım. Takip edebildiğim kadarıyla ilk oyunun hikâyesi bitmiş ve ikinci oyuna geçmiş. Eh, Dai Gyakuten Saiban‘ın hikâyesine kadar ilerlemedikçe (ki yüzde doksan dokuz ilerlemeyecek) tekrar başlamayı düşünmüyorum. Tahminim animenin üçüncü oyunun hikâyesiyle sonlanacağı ve Apollo Justice’a dahi girmeyeceği yönde. Danganronpa‘nın da yeni animelerine bir göz atma fırsatı buldum ve diyeceğim o ki, ilk çöpten animeden ders aldıklarını görebilmek mümkün. Yine de serinin en azından ana oyunlarını oynamadıysanız bu yeni anime(ler)den uzak durun derim. Hiçbir şey anlamazsınız. Gerçekten. (Ayrıca o loli sesli zenci abiye kıl olmuş olsam da ırkçı değilim.)

Danganronpa-3-Teaser-Site-Open_002

Yeni kadro. Şimdiden toprakları bol olsun.

Oyun köşesinde ise Hyperdimension Neptunia Re;Birth1 bulunmakta. Neptunia serisine çıktığı andan (hatta çıkmadan önceki duyurularından) beri aşinaydım ve takıldığım çoğu platformda öyle ya da böyle adını görmekteydim ama PS3 sahibi olmadığım için dışarıdan baktığımızda son derece jenerik görünen bu JRPG pek ilgimi çekmemişti. Bir Touhou fanatiği olarak herhangi bir seriyi dış görünüşüyle yargılamak, işlediğim en büyük günahlardan olabilir. PS3 sürümlerinden kısa süre sonra, Neptunia oyunlarının remake olarak PC ve Vita’ya uyarlanması ile spin-off’lar dahil teker teker altı oyununu da Steam üzerinden satın aldım ve ilk oyundan seriye girişme eyleminde bulundum. İyi ki de bulundum.

Hyperdimension-Neptunia-ReBirth1-start

Bu resmi görüp önyargılı olmamak mümkün mü?

On seneden fazla süredir en sevdiğim oyun türü sorulduğunda bir saniye bile geçmeden “JRPG” cevabını veririm. Şahsımı “JRPG virtüözü” şeklinde tanımlayabilecek kadar da kendime güvendiğim bir konudur bu Japon rol yapma oyunları. Fakat ironik olarak, 2008 yılında oynadığım Persona 4‘ten beri severek oynadığım, yarısında bırakmadığım, başında sabahladığım, kapattıktan sonra bile üzerinde düşündüğüm bir JRPG oyunu olmamıştı. Pokémon oyunlarını saymazsak, 2008’den 2016’ya kadar sekiz yıl JRPG bağlamında bomboş geçmişti benim için. Ta ki Hyperdimension Neptunia Re;Birth1 oynayana kadar.

Purple_Heart_V2

Purple Heart

Yazının devamında HNRB1 olarak bahsedeceğim bu kallavi uzunlukta isme sahip oyun, daha önce de bahsettiğim gibi Hyperdimension Neptunia adıyla ilk olarak 2010 yılında PS3 platformunda baş gösterdi. Idea Factory ve Compile Heart isminde iki küçük ve fazla popüleritesi bulunmayan oyun şirketi tarafından yapımcılığı üstlenilen bu düşük bütçeli JRPG, kötü savaş sistemi ve başarısız sinematiklerine rağmen beklenmedik bir şekilde, gerek Japonya’da gerek batıda çok büyük bir hayran kitlesi kazandı ve bu sayede zibillah gibi devam oyunu ile yan oyuna sahip oldu. HNRB1 de bu ilk oyunun remake’i. Hatta reboot’u desek yanlış demiş olmayız, zira remake dediğimiz olay alttan üste yenileme münasebetiyle yapılır, grafikler ve gerekiyorsa müzikler güncellenir falan filan. Burada durum biraz farklı. Eski oyundaki bazı karakterler yeni oyunda bulunmuyor; yeni oyundaki bazı karakterler de eski oyunda yoklar, ayrıca karakterlerin yanısıra eski oyunda olmayan pek çok sahne yeni oyunda varken eski oyunda da yeni oyunda olmayan sahneler bulunuyor. Bunun sebebine birazdan değineceğim, ama bunun için oyunun konusundan biraz bahsetmem gerekiyor.

Oyunumuz Gamindustri adındaki dünyada geçiyor. Bu dünyada Planeptune, Lastation, LeanboxLowee adında dört büyük ülke ve bu ülkelerin başında Purple Heart, Black Heart, White Heart, Green Heart isminde CPU (Console Patron Unit) denen tanrıçalar bulunuyor. Güçlerini, insanların onlara duyduğu Share denen inançtan alan bu tanrıçalar, en fazla Share miktarına sahip olmak için nesiller boyu süren büyük bir savaşta birbirlerine karşı savaşıyorlar. Sonu gelecekmiş gibi görünmeyen bu savaşın şartlarını biraz olsun rahatlatmak için diğer üç tanrıça aralarında anlaşıp kısmen en güçlüleri olan Purple Heart’ı saf dışı bırakıyorlar. Savaşın gerçekleştiği tanrısal cennet Celestia‘dan Gamindustri’ye düşerek hafızasını kaybeden Purple Heart namıdiğer Neptune, böylece kendisini kurtaran hemşire adayı Compa‘yı da yanına alarak hafızasını geri kazanmak üzere bir maceraya atılıyor.

Oyunun konusu kabaca bu şekilde. Sizin de muhtemelen fark ettiğiniz gibi, oyun günümüzde de tam gaz devam eden konsol savaşlarını konu alıyor. Her tanrıça bir konsolu temsil ediyor, oyunun baş düşmanı olan Arfoire da korsan piyasasını. Lastation Playstation’ı, Leanbox Xbox’ı, Lowee de Wii’yi karşılıyor. Planeptune Sega’nın iptal edilmiş konsol projesi Sega Neptune’u temsil ederken, Arfoire ise adını R4 adı verilen ve internetten korsan olarak indirilmiş Nintendo DS oyunlarını konsolda çok rahat bir şekilde oynatabilen popüler flaş karttan alıyor. Oyundaki bu “temsil” olayı sadece tanrıçalara ve baş düşmana has değil; tüm karakterler bir şirketi veya yapımı temsil etmekte. Hatta oyunun yapımcı şirketleri Idea Factory ve Compile Heart bile Neptune’un oyunun başında tanıştığı ve macerasının sonuna kadar kendisine eşlik eden parti arkadaşları IF ile Compa olarak karşımıza çıkıyor.

cc7a6c16f71845af494763efcfbda9a7b6aeeffd_hq

CPU’lar

Re;Birth sürümünün eski sürümünden farklı olma sebebine gelince, bu durum, adı Hyperdimension olan bir oyuna yakışacak bir şekilde açıklanmış; remake, ilk oyundan farklı bir boyutta geçiyor. Bu açıklamayı basit bir retcon olarak düşünmek yersiz olacaktır. Zira daha sonraki oyunlardan gelen karakterler de Neptune ile karşılaşıp başka boyutlardan geldiklerini belirterek hal hatır sorabiliyor. Gayet ince düşünülmüş bir nüans.

Yazı Otajournal olarak başladı, oyun inceleme yazısına döndü. Bu yüzden oyunun teknik özelliklerine vesaire girmeden burada noktayı koymak istiyorum.

Ayrıca kör arkadaşlarımızın dikkatine, blogun temasını yedi yıldan sonra ilk defa değiştirdim. Eskisini andırdığı için alışmak pek zor olmayacaktır, yine de insan buruk hissediyor…

Hoşçakal Vigilante, hoşgeldin Able.

Otajournal 二十三

git gud

Beş ay sonrasından merhabalar. Evet, ben de iyiyim. Yuvarlanıp gidiyoruz işte.

2015-2016 oyun dünyasında RPG oyunları açısından “az ama öz” olarak tanımlayabileceğimiz bir dönem oldu. Sonuçta RPG artık revaçta olan bir tür değil. Eskiden olduğu gibi senede her biri birbirinden kaliteli olan onlarca RPG çıkmıyor.

FDP_SS_002.0.jpg

Son zamanlarda Bloodborne, The Witcher 3: Wild Hunt, Dark Souls III bizlerle. Yıl sonuna kadar da Final Fantasy XV, Deus Ex: Mankind Divided ve Wild Hunt’ın DLC’si Blood and Wine çıkacak. Bir DLC’yi bu oyunların arasında saymak doğru mudur tartışılır tabii, fakat 20 saate yakın bir oynanış süresine sahip olacağı söylenen bu DLC’yi ayrı bir oyun yapmamak CD Projekt Red’in fazla erdemli bir şirket olmasından kaynaklı sadece.

Her neyse, on tane bile sayamadık gördüğünüz gibi. Fazlasıyla acınası üzücü bir durum. Ben de son zamanlarda Dark Souls III ile oyalanmaktayım. Gerçekten her anlamda old-school bir oyun, umarım Kojima’nın aksine Miyazaki tarzını değiştirmeden devam eder. Böyle oyunlar artık kolay kolay gelmeyecek.

Eh, insanlar daha az kafa yormaları gereken corridor shooter şeklinde tanımlayabileceğimiz düz gidip önünüze geleni öldürdüğünüz oyunları oynamayı tercih ediyor, dolayısıyla firmalar da buna yöneliyor.

the_evolution_of_man.jpg

Idiocracy filminde de çok güzel değinildiği gibi yıllar geçtikçe insanlık moronlaşıyor, yapacak bir şey yok. İzlemediyseniz önerimdir. Filmin IMDB’de pek yüksek bir puanı yok ama IMDB puanlarını önemsiyorsanız film izlemenize dahi gerek yok; direkt en yakın ruh ve sinir hastalıkları hastanesine başvurmanızı öneririm.

O değil de, güzel anime var mı bu sezon?

Otajournal 二十二

Merhaba. Meraba… Merhaba? Hmm.

“Merhaba” kelimesindeki “h” harfini söylemeyi çok gereksiz ve samimiyetsiz bulurum. Fakat bu bir deneme yazısı değil, o yüzden alakasız-fakat-açılacak tarzındaki bu giriş kısmını bir kenara bırakıp journal’a geçelim.

Blogu 2009 yılında açtım ve 2011 yılından beri bayağı düzensiz bir şekilde Otajournal yazıyorum. Bir yılı aşkın yazmadığım zamanlar bile oldu. Mesela bundan bir önceki bölümü geçen senenin Ağustos’ta yazmıştım. Japonya maceralarımı (!) anlatıyordum, sıkıldım bıraktım. Her neyse.

Sonunda, altı koca yılın ardından siteye domain almayı akıl ettim. Artık yeni adresimiz http://otablog.org şeklinde. Başta .com uzantısını istemiştim fakat şirketin biri önceden parsellemiş olduğu için .org almak zorunda kaldım. Sitenin adına benzer harfler içerdiği için de çabuk ısındım doğrusu. Bence gayet güzel oldu.

Şimdi geçelim günlük hayata.

Fallout4_E3_Workshop

Still better than Minecraft.

Ben de oyuncu kısmın %90’ı gibi Fallout 4 oynuyorum şu sıralar. (Hayır, sabah akşam LoL oynayanları oyuncu kısma dahil etmiyoruz.) Skyrim’den bile daha olaylı oldu oyunun çıkışı. İnternet gerçek anlamda ikiye bölünmüş durumda. Bir grup oyunu ölümüne savunuyor ve GoTY olduğunu iddia ediyor, diğer grup da yerden yere vurarak itin ağzına sokuyor. Bir de oyunun sonunu her yere yazarak spoiler’dan “Snape kills Dumbledore” tarzı bir forced meme oluşturmaya çalışan çirkef kısım var ki, bunların orjinal oyuna parası yetmeyen çoluk çocuk veya korsan indirip ilk ölümlerinde rage quit ederek oyunu silen nooblar olduğunu düşünüyorum. Yine de orta karar bir düşünceye sahip olan insanlar neredeyse yok. Ben hariç.

Brotherhood of Steel ve Tactics dışında tüm Fallout oyunlarını oynayıp bitirmiş biri olarak ben bu oyunu beğendim. Gerçekten bayağı güzel olmuş evet, son birkaç yılda oynadığım çoğu oyundan daha iyi. Fakat en iyi mi? GoTY mı? Hayır. Wild Hunt döver. Hatta Konami az zaman ve düşük bütçeyle Kojima’yı sıkıştırıp yarım yamalak bir oyunun çıkmasına sebebiyet vermemiş olsaydı asıl GoTY The Phantom Pain olurdu belki ama kesinlikle Fallout 4 değil. Peki neden?

Cıvıl cıvıl.

Cıvıl cıvıl.

Oyunun en çok eleştirilen yanları skill ve karma sistemlerinin kaldırılması, aksiyon odaklı olması, ana karakterin sesli olması, diyalog seçeneklerinin aşırı basitleştirilmesi ve grafiklerin çağ dışı kalması. Silah/zırh kondisyonunun kaldırılması ve Power Armor’un kolay erişilebilir olması gibi ufak tefek şeylere takılanlar da var ama önce ilk gruptakilere değineyim.

Skill ve karma sistemlerinin kaldırılmasının oyuna tek etkisi RPG öğelerinin azaltılmış olmasıdır, bunun dışında negatif bir yön göremedim. Oblivion’dan Skyrim’e geçişte de aynısı yapılmıştı ve retrocu elitist dinozorlar dışında pek şikayet eden olmamıştı. Yine de oyunu bir tek başına bir oyun olarak değil de bir RPG oyunu olarak ele aldığımzda, Fallout serisi RPG oyunları arasındaki nadir klasiklerden olduğundan bu özelliklerin olmamasını eksi olarak kabul edelim, tamam.

Aksiyon odaklı olmasından şikayet edenler eğer Diablo, Warhammer veya Warcraft seviyorlarsa ikiyüzlünün önde gidenidirler. Nostalji gözlüklerinizi çıkarıp günümüz şartlarına göre değerlendirin bir oyunu da. Bin kere bitirdikleri yirmi yıllık çamur mekaniklere sahip oyunları tekrar oynamak istemiyorlarsa da Divinity: Original Sin oynayabilirler, gayet güzeldir. Fakat fp/tp kameraya sahip real time savaşalar içeren bir oyunun mekanikleri seve seve FPS/TPS olmak zorundadır ki grafiklere bok attığınız gibi mekaniklere de bok atmayasınız. Bununla birlikte ağzınızdan salyalar aka aka oynadığınız New Vegas’ın da böyle olduğunu hatırlatmama gerek yok herhalde? Yobaz bir dinozor değilseniz bu eksi değildir.

Ana karakterin seslenirilmesi, yıllardır BokWare BioWare isimli çöplük şirket tarafından yapılan bir olay. Hanginiz köpek gibi Dragon Age Origins oynamadı? Hanginiz Mass Effect için güzellemeler yazmadı? O zaman susun. Tıpkı eski Bethesda karakterleri gibi susun hem de. Yanlış anlaşılmasın, ben de başta sesli karakter olayına tamamen karşıydım fakat oyun lineer bir aksiyon oyunu olduğu için (ne yazık ki Fallout 4 bir RPG değil) hiç fena olmamış. Hatta ruh katmış. Artı.

Diyalogların azaltılmış olması. Azaltıldığı gibi tek kelimeden karakterimizin söyleyeceği cümleyi tahmin etmemizin istenmesi. O da yetmezmiş gibi her diyaloğun aynı cevaba çıkması. O zaman benim de söyleyeceğim aynı yere giden tek kelime var. Eksi.

Grafiklerin çağ dışı kalmasına bir şey demiyorum. Yoruma açık bir konu değil. Fakat şu grafiklere laf eden Fallout 1 fanı arkadaşlarıa, oyunun Ocarina of Time ile aynı yıl çıktığını hatırlatalım. Çamur grafikse Fallout 1’den öte lağım yok. Eksi ama.

İhtiyaç olduğunda Dovahkiin nerede?

İhtiyaç olduğunda Dovahkiin nerede?

Her neyse. Oyun bir RPG olarak ele alındığında berbat olabilir, fakat neden böyle bir şey yapalım? Oyun bir aksiyon oyunu ve geçmiş Fallout oyunlarının RPG olması bunu değiştirmiyor. Fallout 4 iyi bir oyun. Komik olmayın arkadaşlar.

Sıkıldım.

Otajournal 二十一

Beş günlük -her ne kadar Japonya olsa da- köy konaklamamızın ardından Hiroshima merkez istasyonunda indikten sonra, dağdan şehre inen yabani peşmergeler kadar mutlu olduk. (Tamam, benzetmeler konusunda kötüyüm.) Hiroshima’ya vardığımız gün, şehirde büyük bir beyzbol maçı vardı. İstasyon ve sokaklar, Hiroshima Toyo Carp isimli yerel beyzbol takımının kırmızı formasını giyen taraftarlardan geçilmiyordu fakat atmosfer muazzamdı. Eğer otele yetişip check-in yapma acelemiz olmasaydı, spor müsabakalarından ve spordan genel olarak zerre haz etmeyen ben bile, her köşe başında takımın şapka, forma ve atkılarını satmakta olan seyyar satıcılardan birine uğrayacaktım.

Her seferinde olduğu gibi, Hiroshima’da kaldığımız otelde de check-in yaptıktan sonra odaya eşyalarımızı bırakıp, beş dakikalık işeme ihtiyaç molasının ardından yemek faslı için dışarı çıktık. Geniş ve kalabalık Hiroshima sokaklarında yemek yiyeceğimiz yere doğru tıpış tıpış ilerlerken, burasının, şimdiye kadar gittiğimiz büyük şehirler olan Osaka ve Okayama’dan daha metropol olduğunu istemeden de olsa farkettim. Okayama’dan büyük olduğu su götürmez bir gerçekti, fakat burayı Japonya’nın en büyük ikinci şehri olan Osaka’dan daha büyükmüş gibi görmem; muhtemelen orada sadece bir gece kaldığım için veya Higashihiroshima’nın köy havası iliklerime kadar işlediği içindi.

Saat geç olmamasına rağmen yakınlarda restoran tarzı bir yer bulamadığımızdan izakaya tarzında ama izakaya olmayan değişik bir yere gittik. Burada fiyatlar normale göre daha pahalıydı, ondan biraz bundan biraz yeme şeklinde karnımızı doyurmaya çalışmış olsak da işe yaradığını söyleyemeyeceğim. Buradan da çıktıktan sonra uyku saatine kadar serbest zamanımız vardı; biz de bunu sonuna kadar sömürme yoluna giderek alışveriş yapmaya karar verdik ve Don Quijote isimli büyükçe bir AVM’ye daldık. Burada boş boş gezip Türkiye’ye bir seksen yıl kadar uğramayacak ürünlere yeterince baktıktan sonra mekanı terk ettik. Bir süre daha standart üç beş konbini ve 100 yenci gezindikten sonra, hayatımda karşılaştığım ve karşılaşacağım en epik mağazaya adım attım: Book Off.

Adı sizi yanıltmasın, Book Off’ta sadece kitap değil; video oyunları, eski dergiler, müzik albümleri ve film DVD’leri de satılıyordu. İkinci el kıyafet ve anime figürlerinin satıldığı alt kat da cabası. Bir nevi bizdeki D&R’ın bayağı gelişmiş ve daha ucuz versiyonu olarak düşünün. Ucuzluk konusunda kesinlikle abartmıyorum; 16 volümlük bir manga serisini ¥1600’e aldım, bu parayla Türkiye’de aynı seriden (ki yok) iki volüm falan alabiliyorsunuz, onların da çöp gibi bir Türkçe çeviriye sahip olduklarını söylemeye gerek duymuyorum bile. Hiroshima’da kaldığım üç günlük kısa sürede, Book Off’ta toplam yaklaşık 4-5 saat harcadım. Bizdeki eline aldığın kitabın sayfasını çevirdiğinde yanınızda “burda ogumah yassah gardaş alacahsan al” diye biten çalışanlara sahip mağazaların aksine, müşteriler satın almadan dahi okuyabilsinler diye kitap raflarının yanlarına tabureler bile konmuştu.

İlk günün akşamı da buradan birkaç manga serisi (sayı değil seri), eski konbini dergileri ve iki üç Vita oyunu aldıktan sonra yorulduğumu farkedip otele döndüm ve günü orada tamamlamış bulundum.

Her ne kadar kısa olmuş olsa da bu yazıyı tek günle sınırlı tutacağım, çünkü uzun süredir yazmadığımın farkındayım ve blogu güncel tutmam gerekiyor, yine de şehirdeki diğer günlerim daha uzun sürdüğü için yer sıkıntısı çekmektense, kısa kısa yayınlamak yeğdir.

Hadi bakalım.

Otajournal 二十

Higashihiroshima istasyonuna vardığımızda doğa bizi kucakladı. Burası şehirden uzak allaha yakın bir mekan, yine de aklıma Türkiye’deki emsalleri geldiği zaman taşra demeye dilim gitmiyor. Geleneksel Japon mimarisi evler ve çeltik tarlalarıyla bezeli bu minik “kasaba” bile,  şehir planlaması ve altyapı olarak bizim super duper mega ultra metropolis köyü İstanbul’umuzu gölgede bırakacak seviyedeydi. Trenden indikten sonra önümüzdeki beş gün boyunca derse gireceğimiz ve konaklayacağımız yer olan Hiroshima International Plaza (HIP)’ya gitmek üzere taksilere dağıldık. Şimdiye kadarki yazılarımda taksiye bindiğime pek çok kez değindim fakat taksilerden pek bahsetmedim. Japon taksileri bizdekilerden çok çok farklı. Taksicilerin belli bir üniformaları var ve bu genellikle takım elbise, şapka, beyaz eldiven şeklinde oluyor. Bu sayede taksi çağırdığınızda kapınızda mahalle kavgasından çıkmış gibi görünen bir herif değil, Wayne malikanesinden Alfred’i buluyorsunuz. Araçların kapıları otomatik, şoför oturduğu yerden düğmeye basıyor yolcu kapısı açılıyor. Taksilerin hemen hemen hepsinde dahili GPS sistemi bulunuyor, böylece taksici yolu bilmiyor olsa bile kolayca bulabiliyor, GPS üzerinden bulamayacak kadar angutsa da, yine araçta bulunan dahili telefon ile duraktaki görevliyi arayıp yardım alabiliyor. Ayrıca araçların çoğunda arka koltuk ile taksici arasında plastik cam veya ip bir ağ bulunuyor, hatta bazılarında ön yolcu koltuğuyla şoför koltuğu arasında bile bu var, sebebini çözemedim ama soygun veya rahatsızlık vermekle ilgili bir şey diye düşünüyorum. Yine ön tarafta yer alan ve taksicinin adı, göreve başlama tarihi, bağlı olduğu durak ve plaka numarasının yazılı olduğu kağıtta bir de görevinin biteceği tarih yer alıyor, bizdekiler gibi 60 sene taksicilik yap/a/mıyor adamlar. (Bunun iyi mi kötü mü olduğu tartışılır tabii.) Bir de ön koltukların arka kısmında çeşitli mağaza veya etkinliklerin broşürleri bulunuyor, duraklar arabalara reklam alarak yolcular dışında da bir gelir sağlamış oluyor böylece, akıllıca. Ha bir de ortada portatif bir yazar kasa bulunuyor, nakit işlemleri de kart işlemleri de buradan yapılıyor ve yolculuk sonunda fiş alıyorsunuz.

Her neyse, taksileri bir kenara bırakıp geziye geri dönelim. HIP’ye geldiğimiz zaman davulla zurnayla karşılandık, zılgıt çekip AK-47’lerle havaya ateş açanlar bile vardı. Şaka tabii ki, yine de ana giriş kapısının yanındaki Kürdü görünce kafamda böyle bir manzara oluşmadı da değil hani. Her hafta çeşitli halkların tanıtımı amaçlı geleneksel kıyafetler giydirilen mankenin, bizim ziyaret ettiğimiz hafta Kürt kıyafetleriyle giydirilip Kürdistan’ı tanıtması biraz manidar oldu, stereotiplere takılmamak lazım tabii. Yine de haritasında Türkiye toprakları olmadığından yola çıkarak kötü bir niyetleri olduğunu sanmayıp tipik Japon şaşkınlığına veriyorum. Mekanın tanıtımı bittiğinde, burada kalacağımız süre içerisinde sahip olacağımız imkanlardan bayağı etkilendik; ilk defa odalarda tek başımıza kalabilme fırsatının yanısıra özgürce kullanabileceğimiz spor salonu, bilardo, kütüphane, bilgisayar odası, müzik odası, çamaşır makineleri, ücretsiz bisikletler (lanet olsun) ve biraz pahalı olsa da açık büfe kahvaltı-akşam yemeği vardı.

İlk gün kısa bir oryantasyon toplantısından sonra serbesttik. Öküz gibi yorgun olduğumuzdan kimse spor salonuymuş, bilardoymuş demeden herkes odasına çekildi. HIP’deki odamda garip bir atmosfer vardı, sebebini anlayamadığım bir şekilde direkt uykum geliyordu. Okayama’da kaldığım dört gün boyunca neredeyse her gün gece 2’den önce uykum gelmezken burada saat akşam yediyi gösterdiği gibi üzerime bir ağırlık çöküp beni uyku moduna geçiriyordu. İlk akşam da pek farklı olmadı ve erkenden uyudum.

Burada kaldığım beş gün, hemen hemen tamamen aynı “sabah kalk-derse gir-odaya dön-uyu” rutininde gittiği için tüm detaylarıyla hatırlamıyorum, bu yüzden hatırladığım birkaç önemli olayı yazacağım. HIP denen yer, son derece klas bir mekan olmasına rağmen şehir merkezine uzaklığı ve en yakın konbini’nin bile bisikletle on dakika uzaklıkta olması bisikletle zerre arası olmayan benim için büyük handikaptı. Bir gün ben de bisikletle diğer grup arkadaşlarım gibi dersten sonra dışarı çıkayım dememle kendimi çeltik tarlasının birinde bulmam bir oldu, bir daha da binmedim. İkinci gün Japon kültürü dersinde taiko konusuna değindik ve bu mazeretle hocanın tabletlerinde Taiko no Tatsujin turnuvası yaptık. Fark attığımı söylememe gerek yoktur herhalde, sağdaki fotoğraftaki tahtanın yan tarafında puanlarımız yazıyor, heheh. Aynı günün akşamı da Wadaiko gösterisi vardı, bir saate yakın süren harika performanstan sonra izleyicilere de davul çalma şansı tanındı, bu kadar etkili bir stres atma yöntemi yok gerçekten. Üçüncü gün de dersten sonra yukata giyme-giydirme seansına katıldık ve konu mankenliği yaptık. Dördüncü günü tamamen unuttum. Son günümüzde de küçük çaplı bir mezuniyet töreninden sonra belgelerimizi aldık ve kendimizi artık baymaya başlamış olan bu kasabadan bizi kurtaracak trene bineceğimiz istasyona götürecek taksilere attık. (Ne cümle oldu be.)

Yirmi günlük Japonya stajının en sönük günleri burada geçtiği için pek bir şey yazamadım, çünkü hatrımda -bisikletten uçmak dışında- kalan pek bir şey olmadı. Bir dahaki bölüm, yani gezide en sevdiğim yer olan Hiroshima, muhtemelen daha uzun olacak. Söz vermiyorum.

Otajournal 十九

Uyku düzenimi iyice bozmuş olduğum için Okayama’daki son günümüzde, kargalar kahvaltısını etmeden saat sabahın 6’sında ayaktaydım. Yatağa yayılmış bir şekilde telefonla, Japonya için yavaş sayılabilecek 34Mbps public otel internetinden Facebook’a göz gezdirip millete laf atıyordum. (Türkiye’de vakit henüz önceki günün gece yarısı olduğu için “uyusana olm hehe” tarzı saçma sapan şeyler. İşsizlik başa bela.) Buradaki grup arkadaşlarımdan biri de benim gibi sabahın bu saatinde online’dı, biz de hayatsız otakular gibi internette takılmak yerine buluşma saati gelene kadar şehri gezmeye karar verdik, ne de olsa burada geçireceğimiz son günümüzdü ve yarın hiçbir erteleme olmadan ilk iş Higashihiroshima’ya doğru yola koyulacaktık. Öküz gibi aç olduğumuz için kahvaltı etmek için güzel bir yer bulma fikriyle otelden ayrıldık, “sabahın köründe ne iyi gider, ne yersek karnımız doyar” derken şehir merkezinde bir McDonald’s bulduk ve düşünmeden daldık. Sadece sabahları çıkan özel Sausage McMuffin isimli hamburgerden, tanesi ¥100 gibi ucuz ötesi bir fiyata geldiği için de görmemişler gibi adam başı üçer tane sipariş ettik. Yobaz Türkiye’de de McDonald’s aynı hamburgeri çıkarıyor mu bilmiyorum ama bu mükemmel tadı sığır etiyle bir taraflarını yırtsalar yakalayamazlar, söyleyeyim. Hamburgerleri ikişer ikişer mideye indirdikten sonra merkezde biraz daha gezmemizle birlikte hemen hemen bütün mağazaların kapalı olduğunu biraz geç de olsa fark ederek (e saat 6, bi’ zahmet) arka sokaklardaki bambaşka şehri keşfe çıktık. Takeshi Kitano posterleriyle süslü, koridor gibi dar bir sokak arasından diğer tarafa geçtik ve Okayama’nın ferah bir banliyösüne ulaştık. (Banliyö falan değildi aslında da, merkezden biraz uzak olduğu için öyle bir atmosferi vardı.) Bu bölgede bolca bulunan jinjaları arkamıza alarak selfieler çektik, etrafta gördüğümüz değişik jidouhanbaikilere meraklı meraklı göz gezdirdik; direkt baka gaijin modundaydık yani. Bir süre sonra ana caddeye ulaştığımızda kendimizi gördüğümüz ilk konbini olan Family Mart’a attık. (Konbini bağımlılığı diye bir şey var bence, sokakta olup da uzun süre konbini’ye uğramayınca rahatsız hissediyor insan kendisini.)

Buluşma saatimiz gelene kadar iki kişi lobide takıldık, otele özel bedava dondurma ve içecekler canımızın sıkılmasını engelledi. Her ne kadar geldiğimiz ilk gün dışında dondurmalara dokunmamış olsak da, ruh halimize göre bedava kahve veya kola iyi gidiyordu. (Hele bir de Calpis yok mu, ah Calpis, bebeğim…) Kararlaştırdığımız saat gelip herkes toplandıktan sonra, Okayama kalesi, Kourakuen ve Kurashiki’ye gitmek üzere bir kez daha biricik otelimizi yalnız bıraktık. İlk hedefimiz Okayama kalesiydi -ki Kourakuen de bir nevi kalenin arka bahçesi sayılıyor-. Yer yol bilmediğimiz için önümüze gelene sora sora olsa da kaleyi kısa bir süre içerisinde bulduk. Beni kaleden daha çok etkileyen de hemen yolun üzerindeki kütüphane oldu. Etrafı dev bir süs havuzuyla çevrili bina, Türkiye’nin en büyük (ve en iğrenç) şehrindeki devasa AVM’lerden bile daha muazzam olmasına rağmen sadece ve sadece kütüphane vazifesiyle iş görüyordu. Tahminimce sadece o binadaki kitaplar bile az önce bahsettiğim şehirde yer alan (hatta kimse okumadığı için “yer kaplayan”) kitaplardan kat kat daha fazladır. Her neyse, cayır cayır yanan güneşin altında binbir zahmetle pek de ihtişamlı olmayan kalenin çevresini üstünkörü turladıktan sonra (içeri girmek paralıydı, fakiriz biz), sıcağa yorgunluğun da karışarak verdiği tepkimeyle Kourakuen’e gitmek için nazlanmış olsak da, bahçenin kapısından içerideki manzarayı görür görmez enerjimiz yerine geldi, tek kelimeyle anlat deseler seçeceğim kelime “Shire” olurdu. (“Şire” değil, “şâyır” olan) Gerçekten benzerlik muazzam. Sadece daha güzeli.

Kourakuen’de bayağı bir vakit harcadık. İçinde park, koi havuzları, ayak sokma suyu, çayevleri, çeltik tarlaları, hayvanat bahçesi ve çiçek bahçeleri olduğu için hepsini gezmek bayağı vaktimizi aldı ama gerçekten her saniyesine değdi. Dev arazide gezmeyi bitirip gazımızı aldıktan sonra arka kapıdan çıkarak Middle Earth’ten kurtulduk ve kendimizi tekrar Okayama sokaklarında bulduk. Sırada daha Kurashiki olduğu için Okayama’da fazla zaman harcamadık ve artık bilet alma sistemine iyice alıştığımız tren istasyonuna giderek Kurashiki’ye doğru yola koyulduk. Kurashiki, Okayama’ya bağlı küçük bir şehir. Şehir diyorum, çünkü sırf bağlı bulunduğu daha büyük bir şehir bulunduğu için buraya ilçe dersem, bizdeki ilçelere mahalle demem gerekir, köy bile değil. Trenden indiğimiz gibi istasyonun dibindeki Shounen Jump Store’a girdik. Orada Gintama’dan Shinsengumi temalı bir uçlu kalem dışında bir şey almadım. Mainstream seriler dışında pek ürün olmadığı için mekanın hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim ama Naruto-Bleach-One Piece sevenler için cennetten öte bir yer. Burada da kısa bir süre oyalandıktan sonra Kurashiki’nin dükkanlar mahallesine gittik. Dükkandan kastım turist kazıklamak için satılan anahtarlık, oyuncak, tişört, şapka tarzı şeyler satan küçük işletmeler. Burada da bayağı alışveriş yaparak bir güzel kazık yedikten sonra karnımız doydu ve Kurashiki maceramızı sonlandırarak önce Okayama’ya sonra otele geri dönerek günü bitirmiş olduk.

Ertesi günle birlikte sonunda Okayama’dan ayrılma vaktimiz geldi çattı, sabahın köründe check-out yaptık ve elde bavullar sırta çantalar, shinkansen’e binmek üzere tren istasyonuna gittik. Bu sefer bineceğimiz shinkansen Kodama’ydı. Dışı Nozomi’den daha farklıydı ama iç dizaynında gözle görülür bir değişiklik farkedemedim. Yaklaşık bir buçuk saat süren sakin yolculuğun ardından, Higashihiroshima’ya ulaştık.

Geçen bölümün sonunda, bu yazıda Higashihiroshima’ya da yer vereceğimi söylemiştim ama bayağı üşendim şimdi. Pek ilginç değil zaten, Japonya’da geçirdiğim 20 günlük süre içerisindeki en talihsiz günlerdi. Bu yazıyı da daha fazla gecikmemesi için yazdım hatta, bir sonraki bölümde görüşmek üzere.