Otajournal 二十

Higashihiroshima istasyonuna vardığımızda doğa bizi kucakladı. Burası şehirden uzak allaha yakın bir mekan, yine de aklıma Türkiye’deki emsalleri geldiği zaman taşra demeye dilim gitmiyor. Geleneksel Japon mimarisi evler ve çeltik tarlalarıyla bezeli bu minik “kasaba” bile,  şehir planlaması ve altyapı olarak bizim super duper mega ultra metropolis köyü İstanbul’umuzu gölgede bırakacak seviyedeydi. Trenden indikten sonra önümüzdeki beş gün boyunca derse gireceğimiz ve konaklayacağımız yer olan Hiroshima International Plaza (HIP)’ya gitmek üzere taksilere dağıldık. Şimdiye kadarki yazılarımda taksiye bindiğime pek çok kez değindim fakat taksilerden pek bahsetmedim. Japon taksileri bizdekilerden çok çok farklı. Taksicilerin belli bir üniformaları var ve bu genellikle takım elbise, şapka, beyaz eldiven şeklinde oluyor. Bu sayede taksi çağırdığınızda kapınızda mahalle kavgasından çıkmış gibi görünen bir herif değil, Wayne malikanesinden Alfred’i buluyorsunuz. Araçların kapıları otomatik, şoför oturduğu yerden düğmeye basıyor yolcu kapısı açılıyor. Taksilerin hemen hemen hepsinde dahili GPS sistemi bulunuyor, böylece taksici yolu bilmiyor olsa bile kolayca bulabiliyor, GPS üzerinden bulamayacak kadar angutsa da, yine araçta bulunan dahili telefon ile duraktaki görevliyi arayıp yardım alabiliyor. Ayrıca araçların çoğunda arka koltuk ile taksici arasında plastik cam veya ip bir ağ bulunuyor, hatta bazılarında ön yolcu koltuğuyla şoför koltuğu arasında bile bu var, sebebini çözemedim ama soygun veya rahatsızlık vermekle ilgili bir şey diye düşünüyorum. Yine ön tarafta yer alan ve taksicinin adı, göreve başlama tarihi, bağlı olduğu durak ve plaka numarasının yazılı olduğu kağıtta bir de görevinin biteceği tarih yer alıyor, bizdekiler gibi 60 sene taksicilik yap/a/mıyor adamlar. (Bunun iyi mi kötü mü olduğu tartışılır tabii.) Bir de ön koltukların arka kısmında çeşitli mağaza veya etkinliklerin broşürleri bulunuyor, duraklar arabalara reklam alarak yolcular dışında da bir gelir sağlamış oluyor böylece, akıllıca. Ha bir de ortada portatif bir yazar kasa bulunuyor, nakit işlemleri de kart işlemleri de buradan yapılıyor ve yolculuk sonunda fiş alıyorsunuz.

Her neyse, taksileri bir kenara bırakıp geziye geri dönelim. HIP’ye geldiğimiz zaman davulla zurnayla karşılandık, zılgıt çekip AK-47’lerle havaya ateş açanlar bile vardı. Şaka tabii ki, yine de ana giriş kapısının yanındaki Kürdü görünce kafamda böyle bir manzara oluşmadı da değil hani. Her hafta çeşitli halkların tanıtımı amaçlı geleneksel kıyafetler giydirilen mankenin, bizim ziyaret ettiğimiz hafta Kürt kıyafetleriyle giydirilip Kürdistan’ı tanıtması biraz manidar oldu, stereotiplere takılmamak lazım tabii. Yine de haritasında Türkiye toprakları olmadığından yola çıkarak kötü bir niyetleri olduğunu sanmayıp tipik Japon şaşkınlığına veriyorum. Mekanın tanıtımı bittiğinde, burada kalacağımız süre içerisinde sahip olacağımız imkanlardan bayağı etkilendik; ilk defa odalarda tek başımıza kalabilme fırsatının yanısıra özgürce kullanabileceğimiz spor salonu, bilardo, kütüphane, bilgisayar odası, müzik odası, çamaşır makineleri, ücretsiz bisikletler (lanet olsun) ve biraz pahalı olsa da açık büfe kahvaltı-akşam yemeği vardı.

İlk gün kısa bir oryantasyon toplantısından sonra serbesttik. Öküz gibi yorgun olduğumuzdan kimse spor salonuymuş, bilardoymuş demeden herkes odasına çekildi. HIP’deki odamda garip bir atmosfer vardı, sebebini anlayamadığım bir şekilde direkt uykum geliyordu. Okayama’da kaldığım dört gün boyunca neredeyse her gün gece 2’den önce uykum gelmezken burada saat akşam yediyi gösterdiği gibi üzerime bir ağırlık çöküp beni uyku moduna geçiriyordu. İlk akşam da pek farklı olmadı ve erkenden uyudum.

Burada kaldığım beş gün, hemen hemen tamamen aynı “sabah kalk-derse gir-odaya dön-uyu” rutininde gittiği için tüm detaylarıyla hatırlamıyorum, bu yüzden hatırladığım birkaç önemli olayı yazacağım. HIP denen yer, son derece klas bir mekan olmasına rağmen şehir merkezine uzaklığı ve en yakın konbini’nin bile bisikletle on dakika uzaklıkta olması bisikletle zerre arası olmayan benim için büyük handikaptı. Bir gün ben de bisikletle diğer grup arkadaşlarım gibi dersten sonra dışarı çıkayım dememle kendimi çeltik tarlasının birinde bulmam bir oldu, bir daha da binmedim. İkinci gün Japon kültürü dersinde taiko konusuna değindik ve bu mazeretle hocanın tabletlerinde Taiko no Tatsujin turnuvası yaptık. Fark attığımı söylememe gerek yoktur herhalde, sağdaki fotoğraftaki tahtanın yan tarafında puanlarımız yazıyor, heheh. Aynı günün akşamı da Wadaiko gösterisi vardı, bir saate yakın süren harika performanstan sonra izleyicilere de davul çalma şansı tanındı, bu kadar etkili bir stres atma yöntemi yok gerçekten. Üçüncü gün de dersten sonra yukata giyme-giydirme seansına katıldık ve konu mankenliği yaptık. Dördüncü günü tamamen unuttum. Son günümüzde de küçük çaplı bir mezuniyet töreninden sonra belgelerimizi aldık ve kendimizi artık baymaya başlamış olan bu kasabadan bizi kurtaracak trene bineceğimiz istasyona götürecek taksilere attık. (Ne cümle oldu be.)

Yirmi günlük Japonya stajının en sönük günleri burada geçtiği için pek bir şey yazamadım, çünkü hatrımda -bisikletten uçmak dışında- kalan pek bir şey olmadı. Bir dahaki bölüm, yani gezide en sevdiğim yer olan Hiroshima, muhtemelen daha uzun olacak. Söz vermiyorum.

Reklamlar

Otajournal 二十” üzerine bir düşünce

Yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s