Otajournal 十七

Hoşgeldim. Nereden geldim? Japonya’dan. Haziran’ın 24’ünden Temmuz’un 13’üne kadar Japonya’daydım. Dünya elektronik devlerinden Panasonic’in kurucusu Matsushita Kounosuke’nin anısına kurulmuş olan vakıf “Matsushita Kounosuke Kinen Zaidan” ile okulumun anlaşması sayesinde oluşturulan Japonya programına katılabilmek için sene başında girdiğim mülakat olumlu sonuç verdi ve yıllardır gitmek istediğim bu ülkeye gidebilme fırsatı bulabildim. Bu yazımda (ve devamında yazacağım yazılarda) da Japonya tecrübemi hatırladığım her detayıyla yazacağım ve şahsen çektiğim fotoğrafları kullanacağım. Hadi bakalım. Uçağımızın THY’den olması bir hayal kırıklığıydı diyebilirim. Normalde 00:00’da kalkması gerekirken beş saat rötar yapacak olması pek hoşuma gitmemişti, uçağın düşmeden Japonya’ya ulaşabileceğinden dahi şüpheliydim. Sabahın 5’inde bindik uçağa. 11 saatlik yolculuk sorunsuz geçti. (Arkasına dönerek suratıma geğiren Japon amcaya bir şey demeyerek yaşlılığına veriyorum. Bozuk plak gibi “chotto samui wa ne” cümlesini tekrarlayan bebeğe de kucak dolusu sevgiler gönderiyorum, Türk veletlerinden daha sevimlisiniz.) Kansai Uluslararası Havaalanı’na iniş yaparak uçaktan kendimi attığım an, ne kadar şiddetli bir öfori hissettiğimi şu an hatırlamıyorum bile. Yıllardır hayalini kurduğum topraklara ayak basmıştım. (Teknik olarak çimentoya basmıştım ama olsun.) Pasaport kontrolünden sorunsuzca geçiş yaptıktan sonra havaalanı içerisinde bulunan trene binerek (medeniyet ulan) Kankuu istasyonuna gittik, oradan başka bir trene bindik. Trendeki ikili koltukta arkadaşımla otururken, Japon bir hatun yanımıza yaklaştı ve telefonunu bize uzatarak yazmış olduğu harika İngilizce’ye sahip “WHERE YOU FROM” cümlesini gösterdi. Japonca “Türkiye’den geldik.” diye cevap verdik, bu sefer de “WHY COME” yazdı. Bu sefer de kızın İngilizcesini gözardı ederek “Japonca biliyoruz, naber.” şeklinde giriştikten sonra artık İngilizce yazmaktan vazgeçti (veya İngilizcesi tükendi) ve muhabbete Japonca devam ettik. 24 yaşında ve kuaförmüş. Tren kısa bir süre sonra Shin Osaka istasyonuna vardı ve indik. Kız bize el salladı. Yabancı ve sayıca fazla olduğumuz için, vakit de gece yarısı olduğundan, otele gidecek bir taksiyi kolay kolay bulamadık. Bulduklarımız da ya görmezeden gelip geçiyorlardı, ya da dursalar dahi oteli bilmediklerini söylüyorlardı. (Otel de Osaka’nın en sağlam otellerinden New Osaka, bilmemeleri imkansız) Taksi için bunlarla bir süre uğraştıktan sonra, sonunda bizi olduğumuz gibi kabul edebilen (hehe) birkaç taksici amca bulduk ve iki üç grup halinde taksilere yerleştik. Japonya’da trafik Türkiye’nin aksine sağdan değil soldan aktığı için sürücü koltuğu da sağda bulunuyordu. Bu yüzden başta bir dumur anı yaşamış oldum; arkamızdan gelen taksiye bakmak için kafamı çevirdiğimde sürücü koltuğunda sınıf arkadaşımı gördüğümü sandım, sonra jeton düştü tabii. Otele vardığımızda hızlıca check-in yapıp eşyaları bıraktıktan sonra, karnımız zil çalmakta olduğu için odaya doğru düzgün bir bakma fırsatı bile yakalayamadan hemen bir şeyler yemek için dışarı çıktık. İlginç olmayan bir şekilde, o saatte açık restoran bulamadık ve biz de yemek yerine içmeye karar vererek küçük bir tachinomi mekanına girdik. Mekan sahibi eleman bizi bayağı sevdi ki içkilerin yanında getirdiği çerezlerin ardı arkası kesilmedi. Bu vesileyle karnımız da doymuş oldu. Bir süre sonra biz Highball içe içe kafayı bulamazken, mekana bizim sahibin komşusu olan bir teyze ile kızı geldi. Önce kızının 20 yaşında olduğunu söyledi, bir süre sonra 16 dedi, en son 19 ile bahisleri kapattı. Kızın görünüşünden de kaç yaşında olduğunu anlamak pek mümkün değildi gerçekten, yine de içki iç(e)mediğinden yola çıkarak 20’den küçük olduğunu söylemek mümkün. Tachinomideki muhabbet ortamı bayağı hoşuma gitmişti fakat o sırada yirmi saatten fazla süredir çalışmakta olan ayaklarım isyan bayrağını çekmiş, kızarıp şişmeye başlamıştı. Bu yüzden canım sıkılmıyor olmasına rağmen bir an önce otele gidip televizyon izlemek istiyordum. (Japonya’ya gelmişim, uyur muyum?) Orada birkaç saat içip eğlendikten sonra, ben ve gruptan üç kişi mekanı terk ederek yiyecek bir şeyler bulmak uğruna kendimizi en yakın konbiniye attık. Burada gözlerim, yemekten önce direkt elektrik soketi için dönüştürücü aramış olsa da aradığımı bulamadım; karışık sandviç, kahveli süt ve Famitsu dergisinin son sayısı ile marketi terk ettim. Milletin omzuna tutuna tutuna (evet o derece fenaydı) otel odamıza kadar geldikten sonra, yaptığım ilk iş televizyonu açarak meşhur Japon yarışma programlarından birini ve muhteşem reklamları izlemek oldu. Gerçekten televizyonculuktan iyi anlıyorlar. Üç oda arkadaşı oturup saatlerce resmen reklam izledik sadece. Sabahın köründe lobide toplanarak Okayama’ya geçiş yapacağımız hâlde şafak söküp günün ilk ışıkları pencereden içeri sızana kadar uyanık kaldık. (Üç straight erkek daracık odada rahat uyuyamıyor pek, her ne kadar futonlar ayrı olsa da.) Ertesi gün check-out yaparak otelden dışarı; aşırı sıcak, %99 nemli ve bu yüzden harika (sıcak hava severim) bir Osaka gündüzüne adım attık. Otelin kapısından çıkar çıkmaz gördüğüm ilk manzara bile Japonya ile Türkiye farkını apaçık ortaya seriyordu: Yaya yolunda tek başına olmasına ve etrafta bir tane bile araba olmamasına rağmen kırmızı ışık yandığı için sabırla bekleyen bir salaryman. Tren istasyonuna yaklaştıkça saat ilerliyor, dolayısıyla sokaktaki insan sayısı artıyor ve çeşitlilik renkleniyordu. Denizci üniformalı liseli kızlar, visual kei özentisi erkekler, takım elbiseli salarymanler… İstasyona varıp shinkansen biletlerimizi aldıktan sonra saatte 370 km hız yapan Nozomi’ye binerek Okayama’ya doğru yola koyulduk. Okayama maceralarımı da başka bir journal yazısına saklıyorum, devam edecek. Yes.

Reklamlar

Otajournal 十七” üzerine 3 düşünce

  1. Çok hoş bir yazı olmuş. Sonrasını merakla bekliyorum.
    Önümüzdeki ay ben de bir iş gezisi için Kyoto’ya gideceğim. Oldukça heyecanlıyım, bu ilk ziyaretim olacak. Alışveriş yapacak zamanım olur mu bilmiyorum ama sence dört gün-bir haftalık bir süre için ne kadar nakit götürmek gerekir?

    • İkinci bölümü yarın öbürgün getireceğim muhtemelen.
      Senin adına sevindim, Kyoto da bayağı güzel, geleneksel havası olmasına rağmen gece hayatı pek hoş. En fazla bir haftalık süre için azami ¥25,000 yeterli olur diye düşünüyorum. Bizim yirmi günlük program için ben hayatımın birikimini komple Yen’e çevirerek gittiğim için eşeğin kulağına su kaçırdım ama grup arkadaşlarımdan ¥70,000 civarı bir meblayla gelenler yirmi gün hiç sıkıntı çekmediler.

Yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s