Otajournal 二十七

Image result for otajournal

“Ben Japonya’da yaşıyorum.”

Vay be. Neredeyse yirmi beş yıllık hayatımın hepsini bir gün insanlara bu cümleyi söyleyebilmeyi hayal etmekle; yarısından fazlasını ise bu amaç uğrunda emek sarf etmekle geçirdim.

Peki şu anda bu cümleyi söylemem doğru olur mu? Araştırma programını kazasız belasız noktalayıp Türkiye’ye “geleli” bugün itibariyle yedi ay on beş gün oldu ve geri dönmeme daha birkaç ay var. Herhangi bir terslik olmadığı sürece en iyi ihtimalle yaz ortası/sonu, en kötü ihtimalle de güz başı/ortası gibi Japonya’ya döneceğim. Özetle Türkiye’de yaşıyorum diyebilirim. Baksanıza yedi buçuk ay olmuş ve daha en az üç beş ay buradayım. Yani turistik bir ziyarette değilim bariz. Öte yandan aslında turistik bir gezi olmasa bile “şu an sadece geçici olarak Türkiye’deyim” de diyebilirim. Zira Japonya’da bulunduğum süre zarfında bir yolunu bulup Japonya’ya yerleştim; geri gideceğim kesin, içindeki eşyalarımla birlikte evim orada ve kirasını hâlâ çatır çatır ödüyorum. Yani Japonya’da yaşadığımı söylememde de bir sorun yok gibi. İyice çorba oldu sanırım, biraz içimi dökmek istiyorum. İyisi mi biraz başa döneyim. En başa.

Kendimi bildim bileli Japonya’ya hayranlık duydum. Hayır, bunun anime, manga veya diğer popüler kültür öğeleriyle hiçbir ilgisi yok. Etraftaki diğer “Japonofil” insanların aksine ben, anime falan sevdiğim için Japonya’ya ilgi duymaya başlamış değilim; Japonya’ya ilgi duyduğum için bir noktada anime izlemeye başladım. Bu yüzden bir weeaboo değilim ve hiçbir zaman da olmadım. Direkt doğama ters. Fakat dediğim gibi, varoluşumun başından beri Japonya’ya duyduğum ve azalmak yerine katlanarak artmaya devam eden bu ilginin (saplantı?) sebebini ben dahi kesinlikle bilmiyorum. Bu yüzden biraz ileri saralım. Yaklaşık 12 yaş civarında olduğum döneme.

Eğitimci bir aileye (daha doğrusu otoriter bir babaya) sahip olduğum için ortaokulun başlarında (bizim zamanımızda altıncı sınıf denirdi) benden, üniversitede ne okumak istediğime kesin bir şekilde -sadece okuyacağım bölüme değil, hangi okulda okuyacağıma kadar- karar vermem istendi. Evet, yanlış duymadınız. Milletin lise sınavına girip kaç puan aldığını öğrenmeden karar vermediği; az biraz idealist bir tipse lise son sınıfın ortalarına doğru karar verdiği okunacak üniversiteye karar verme işlemini ben dış mihraklar canım babam yüzünden ortaokula başladığım ilk hafta gerçekleştirmiştim. Aklımdaki tek yer Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi‘nin Japon Dili Eğitimi Anabilim Dalı idi. “Japonca bölümü olsun da ne olursa olsun” değil, sadece burası. Ayıp olmasın diye hikâyenin sonrasına da yüzeysel bir şekilde değineyim.

Altıncı sınıfı gerek hocalarla yıldızımın barışmaması gerek beş senemi geçirdiğim ilkokulumdan ayrılarak (orada ortaokul yoktu) yeni bir arkadaş ortamına girmenin verdiği yalnızlıktan kaynaklı olarak pek parlak sayılmayacak notlarla bitirdim, bu başarısızlık yedinci sınıfta da devam etmeye başlayınca ikinci sömestrda babamın idareci olduğu ve dolayısıyla gözünün önünde olabileceğim ortaokula alındım ve lise hazırlıkları başladı. Akranlarım köpek gibi deneme çözerken ben babamdan gizlice PlayStation falan oynardım. Babam hemen hemen her gece bir adet deneme sınavı çözdürürdü. Bu durumdan pek hoşlanmadığım için evde olmadığı bir gün denemelerin cevap anahtarını kopyaladım ve her gece buradan bakarak kendisine tatmin edici sonuçlar sundum. Öğretmen lisesine girmemi istiyordu (spesifik olmak gerekirse Gökçeada Öğretmen Lisesi). Benimse esas hedefim ÇOMÜ Japonca olduğu için lise sadece bir araç olacaktı, bu yüzden fazla umrumda değildi, neresi olursa olsundu.

Tabii ki öğretmen lisesini kazanamadım. Vasat bir puan alarak vasat bir Anadolu lisesine başladım, o vasat lisede iyisiyle kötüsüyle bir sene okuduktan sonra isteğim olan yabancı dil bölümü açılmadığı için aynı ilçedeki daha vasat ama yabancı dil bölümü bulunan bir çok programlı liseye transfer oldum, orada da dertsiz tasasız bir buçuk sene okuduktan sonra ikâmet ettiğimiz eve daha yakın ve vasatın biraz üzerinde bir lise olduğunu fark ettim ve son bir transfer gerçekleştirerek lise maceramı bitirdim. Lisedeki sınav hazırlığı dönemim hakkında da bir şeyler karalamak isterdim ama artık benden ümidi kesmiş olan babam tarafından ortaokuldaki gibi bir baskı görmediğim için tamamen yatarak geçirdim ve tercih listesine sadece istediğim bölümü yazarak birincilikle kazandım. Nasıl becerdiğimi hâlâ bilmiyorum.

Üniversite hayatım henüz resmî olarak sonlanmadığı için hatıra anlatırmış gibi gözükmemek adına bu noktaya pek değinmek istemiyorum. Blogu takip ediyorsanız bildiğiniz üzere Tokyo‘da 2016-2017 arası bir yıl boyunca değişim öğrencisi sıfatıyla bulundum. Japonya’da on, yirmi hatta otuz senedir yaşamakta olan ve bazılarını bizzat tanıdığım (senpai ve hocalarıma selam olsun) Türkler var. Onların Japonya’da geçirdikleri süreye kıyasla belki benim bu bir yıllık serüvenim hiçbir şey değil. Ayrıca bu yurt dışına ilk çıkışım değildi, hatta Japonya’ya ilk gidişim de değildi ancak ilk defa yurt dışında uzun bir süre -üstelik yalnız başıma- yaşama tecrübemdi. Bu yüzden bu bir yıllık kısacık süreç, benim için karakterimin temelden şekillendiği ve hayatıma açtığım yeni sayfanın ilk satırı oldu. Ömrümün geri kalan kısmını Türkiye’ye kesin dönüş yapmamak üzere Japonya’da geçirmeye ve tamamlamaya zaten bir ortaokul velediyken karar vermiştim ancak bu hayalimi ve amacımı gerçeğe dönüştüreceğim ilk adım yaklaştıkça, dönmeme hâlâ aylar olmasına rağmen şimdiden evime dönmeyi ve yeni yaşamıma başlamayı iple çekiyorum.

Buraya yazıyı bitirmelik havalı bir söz yazacaktım ama saat gecenin üçü olduğu için bir şey bulamadım, mazur görün.

Reklamlar

Gece Yemekhanesi

Gün bitip insanlar evlerine doğru yola koyulduklarında, benim günüm başlar. Çalışma saatlerim gece 12’den sabah 7’ye kadardır. İnsanlar ‘Gece Yemekhanesi’ diyorlar. Menü bunlardan ibaret. Bunun dışında kafanıza göre sipariş verirseniz, yapabileceğim bir şey ise hazırlarım. Bu benim çalışma prensibimdir. Müşteri geliyor mu? Hem de nasıl.

Japon mutfağı ile aranız nasıldır? Şahsen benim Türk mutfağından kat kat daha fazla sevdiğim -ki zaten Türk mutfağının çok büyük bir kısmını sevmem- şahsi kanaatimce medeniyetlerin yemek kültürünün en üst noktası olan bir mutfaktır. Japon mutfağı ile anca son 8-10 yıldır yeni yeni tanışmaya başlayan Türkiye’de “Japon mutfağı” dendiği zaman akla hemen sushi, sashimi daha sonra da Naruto sayesinde ramen ve onigiri gibi şeyler gelmektedir. (Halbuki, bu yemekler aslında Japonya içinde bile fast food’a yakın “junk food” sınıfında sayılmaktadır. Esas, gerçek, öz hakiki Japon yemekleri ise uzun bir süre sosta pişmiş balık ve sebzelerden oluşmaktadır. Bu sos da hepinizin yanlış tahmin ettiği gibi sadece soya sosu değil; soya sosu ile tadlandırılmış balık suyudur ve dashi denen bu balık suyu, Japon mutfağının orta direğidir.)

Japonlar köpek yiyormuş.

Bu popülerleşme öncesinde -hatta hâlâ büyük ölçüde- “Japon mutfağı” dendiği zaman yurdum insanının “Ayyyy o ne öyle Japonlar böcek, köpek, cenin yiyolarmış ben internette gördüm. Çiğ balık, yosun, soya sosu falan zaten öğğğkhhh…” tepkileri alışılageldik bir varoşluktur. Benim bu tip insanlara sinir olma sebebim sadece Japon yemeklerine iğrenç diyerek hakaret etmeleri değil; kendi kültürlerini en üstte görüp, başka kültürlere ait değerlere tamamen tü kaka tavrıyla yaklaşmaları. Fakat bu kültürlerle ilgili herhangi bir şey sorduğunuzda alabileceğiniz en iyi yanıtın “BBC‘de görmüştüm, onlar şöyleymiş” cevabı olduğu yadsınamaz bir gerçek. Kendi kültürlerine ait olan değerler -ya da değersizlikler- hakkında dahi bilgisiz, bilinçsiz yetişen bir gençlik ile kendi kültür çemberlerinin dışında kalan her şeyi gavur, kâfir, bizden değil diyerek kötülemeye çalışan çomarlar Türkiye topraklarında sandığımızdan epey fazlaca bulunuyor.

“Ulan sushi yemedik diye demediğini bırakmadın” diyeceksiniz. Olay sushi yiyip yememeniz değil demiştim. (Zaten isteseniz de öyle kolay kolay yiyebileceğiniz bir şey de değil. Öncelikle balığın aşırı taze olması gerekir, sonra balığın çiğ yenebilecek en güzel yerlerini kesebilecek ulta ince ama son derece keskin özel bir bıçağa sahip olmanız gerekir. Sirke ve az şekerli pilav, sağlam bir wasabi ve en aşağı “Kikkoman” marka soya sosuna da ihtiyacınız olacaktır.) Ancak, demek istediğim Japon mutfağından GENEL olarak bahsedecek olursak, böcek, sakatat vesaire gibi herkesin kolayca yiyemeyeceği şeyler yoktur. Avrupa dahil tüm dünya mutfakları içinde neredeyse en hijyenik ve en sağlıklı mutfak olduğunu eğer gerçekten BBC ya da Discovery izliyorsanız bilmeniz gerekirdi zaten. Ha ülkede yöresine göre domuz ayağı çorbası, çekirge ızgara ve çiğ at eti yiyen bölgeler yok değil tabii ki, ancak bu bilgiden yola çıkarak Japonya’ya gider ve “ben domuz ayağı çorbası istiyorum” derseniz öyle kolay kolay bulamayacağınızı da belirteyim.

Her neyse. Bu konuda bayağı doluydum, rahatladım. İsmini vermeyeyim -okuyorsa selam olsun- değerli bir hocamdan yaptığım intihal seviyesinde alıntılarla süsleyerek başladığım bu yazıda konudan yeterince uzaklaştık, hatta sanırım daha giremedik… Bu yazımın konusu; mangaka Abe Yarō‘nun yazıp çizdiği aynı isimli çizgi romandan uyarlanan ve üstat aktör Kobayashi Kaoru‘nun başrolünü üstlendiği 2009 çıkışlı Japon dizisi: Shinya Shokudō (深夜食堂)

Ortamdaki sıcaklık çok güzel yansıtılmış.

Yalan söylemeyeceğim, yayınlanmaya başlayalı neredeyse on sene olmuş bu diziyle ilk karşılaşmam, geçen sene Tokyo Gakugei Üniversitesi’nde aldığım “Japon Sinema ve Televizyon Kültürü” dersinde olmuştu. Hocamızın öve öve bitiremediği Shinya Shokudō’nun yayın hakları o sıralar Netflix tarafından satın alınmış, on senedir o kadar popüler olmamasına rağmen birden billboardlardan trenlere kadar her yerde reklamları dönmeye başlamış ve bir şekilde bizim dersin de konusu olmuştu. Derste sadece bir travestinin bir yakuzaya duyduğu platonik aşkı konu alan ilk bölümü izleyip incelediysek de dizi oldukça ilgimi çekmiş ve devam etmeye karar vermiştim. İlk sezonu bitirdiğimde ise çoktan en sevdiğim ikinci dizi olmuştu bile. (Birincisi hâlâ JIN. Benim için onu kolay kolay tahtından edebilecek bir dizi geleceğini sanmıyorum.)

Her bölümü yirmi dakika süren on bölümlük dört sezon ve iki sinema filminden oluşan bu seride (filmleri henüz izlemediğim için değinmeyeceğim ve yazının devamında “seri” yerine “dizi” diyeceğim.) bütün bölümlerin neredeyse %90’ı küçük bir lokantada geçiyor. Bilenler bilir, Tokyo’nun en büyük semtlerinden Shinjuku’da yer alan Golden Gai‘da bu tarz onlarca ufak lokanta, bar, kabare ve striptiz kulübü bulunur. İşte dizimiz Shinya Shokudō da tam olarak Golden Gai’da konumlanan ve sadece geceleri açık olduğu için müdavimleri tarafından “Geceyarısı Yemekhanesi (Shinya Shokudō)” şeklinde adlandırılmış isimsiz bir lokantada geçiyor. Yine lokanta gibi isimsiz olan ve Master diye çağırılan, yüzünde derin bir yara izi olan babacan bir adam tarafından işletilen bu lokanta, herhangi bir yemekte uzmanlaşmış gyūdoncu, sushici, gyōzacı, ramenci gibi bir mekan değil. Duvarıda ayıp olmasın diye asılı olan ufak menüde sadece çorba, bira, sake gibi basit şeyler yazmakta; müşteriler yemek istedikleri şeyi doğrudan Master’a söylüyor, Master da o an mekandaki malzemelerle hazırlayabileceği bir yemek ise yapıp müşterisine veriyor. Dizi ise tamamen bu müşteriler arasındaki acı tatlı ilişkileri anlatan ve herhangi bir hikaye devamlılığı olmayan episodik bölümlerden oluşuyor.

Striptizciler, travestiler, yakuzalar…

Evet, tüm olay bu. Herhangi bir olay örgüsü yok. Herhangi bir ana senaryo yok. Karakter gelişimi yok. Her bölümde yeni bir karakter tanıtılıyor ve onun hikayesi o bölüm içerisinde başlayıp bitiyor. Arada sırada daha önceden tanıtılmış karakterler cameo yapabiliyor veya aynı karakterin başından geçen yeni bir olay anlatılabiliyor ama hepsi bu kadar. Peki bu kötü bir şey mi? Kesinlikle hayır. Zaten hakları Netflix tarafından satın alınmadan önce televizyonda yayınlanırken gece geç saatte yayınlandığı için günün yorgunluğunu üzerinizden alması ve beyninizi fazla yormadan hoş duygular bırakması amaçlanarak çekilmiş olduğu bariz olan, hafif sosyal mesaj soslu -ama bunları kesinlikle gözünüze sokmayan- basit ama hoş bir dizi. Yine de çok ilginç konseptler yok değil. Yukarıda bahsettiğim bir travestinin bir yakuzaya karşı hissettiği karşılıksız duygular, genç bir striptizci kadınla gizemli yaşlı bir kadının dostluğu, sürekli yemek yerken uyuyakalan kız ve başarısız komedyen sevgilisinin şiddetli geçimsizliği, evlenmemekte inat eden karateci oğul ve oğlu evlenene kadar alkolizmi bırakmamakta inat eden annenin hikayesi…

Aslında bu diziyi benim için çekici kılan daha önemli bir etmen daha var ki, o da yazının başında hakkında eyyorlandığım Japon mutfağı. Bu dizi tamamen aynı oyuncularla, tamamen aynı karakterler ve hikayeleriyle ama bir lokanta değil de mesela bir kafe veya barda geçen bir dizi olsaydı muhtemelen bu kadar sevmezdim. İşin içine Japon mutfağı girince benim için akan sular duruyor. Her bölümde ayrı bir yemek ana odak noktası oluyor ve o bölümde hikayesi anlatılan karakter ile bir şekilde bağdaşlaştırılıyor. Örneğin kolay kolay yemek beğenmemesiyle popüler bir gurme, burada Master’ın hazırladığı tereyağlı pilavı (bataa raisu/butter rice) mideye indirdikten sonra çocukluğunda ablasının yaptığı pilav aklına geliyor ve lokantanın müdavimleri arasında yerini alıyor. Siz de az biraz Japon yemeklerine meraklıysanız ve ufkunuzu sushi ve ramen ötesine yükseltmek istiyorsanız Shinya Shokudō size her bölümde daha önce duymadığınız bir yemeği öğretmeyi vadediyor. Bununla da yetinmeyip her bölüm sonunda o yemeği hazırlarken kullanabileceğiniz birkaç püf noktasına değiniyor. (Tokyo’nun taşrasındaki yurtta tek başıma yaşarken çok işime yaramıştı bunlar.)

Gece 12’den sabah 7’ye…

Yeterince övdüğüme göre, biraz da dizinin kötü yanlarından bahsedeyim de ayıp olmasın. Kötü yanları dediysem de bakmayın, dizinin sadece görece önemsiz sayılabilecek iki yönü beni rahatsız etti diyebilirim. Birincisi, lokantanın müdavimlerinin hep aynı yemeği yemesi. Karakterlerin hepsinin kendine özel yemekleri var ve lokantaya her gün uğruyor olmalarına rağmen bu yemekten başka bir şey sipariş etmiyorlar. İkincisi ise “öeh” dedirten denk gelmelerin yaşanması. Kendisine ihanet etmiş eski sevgilisiyle aynı gün aynı lokantada denk gelen adamdan tutun, yıllardır aranan bir suçlunun peşindeki polisle bu suçlunun tesadüfen yine aynı gün aynı yerde rastlamaları, evi terk etmiş babasını arayan çocukla -evet doğru tahmin ettiniz- babasının bu lokantada denk gelmesi gibi gibi… Bu iki nokta, Shinya Shokudō kendisini kısmen ciddiye alan bir dizi olmasaydı takılacağım noktalar olmazdı ama öyle absürt bir yapım olmadığı için ister istemez insanın gözüne batıyorlar. Bunun dışında düşünsem de kötü diyebileceğim bir nokta yakalayamadım. Prodüksyon üst kalite, oyunculukların hiçbiri göze batmıyor ve müzikler atmosferle mükemmel uyum sağlıyor. (Özellikle dizinin jenerik müziğini bir kez olsun dinlemenizi öneririm. Suzuki Tsunekichi – Omohide)

Bir de bahsetmeden geçersem içimde kalacak son bir nokta var: dizinin Kore ve Çin çakmaları uyarlamaları. Bir Japon dizisi tuttuğu zaman, dizi yapma özürlü Çinliler ve özellikle Korelilerin bunun direkt çakmasını uyarlamasını yapmaları alışılageldik bir şey, fakat Shinya Shokudō’ya bunu yapmaları bildiğiniz hakaret gibi olmuş. Yargısız infaz yapmamak için ikisinden de birkaç bölüm izledim. Kore versiyonunun her yerinden orul orul kalitesizlik akıyor. Bir iki aktör dışında BÜTÜN oyunculuklar leş, sitcom çakması set inanılmaz özensizce hazırlanmış, müzikler kesinlikle sahnelerle uyumsuz… Çin versiyonu ise sadece prodüksyona abanmış ama hangi ülkede olduklarını unutmuşlar. Dünyanın en büyük mutfaklarından olup Japon mutfağına da pek çok yemekte esin kaynağı olmuş Çin mutfağı değil de dizinin orjinalindeki Japon yemeklerini odağına almış Japon tarzı bir lokantada geçiyor. Sırf bu yüzden internette okuduğum kadarıyla Çinliler bu diziyi hiç sevmemiş.

Her neyse, uzun bir yazı olduğu için burada bitiriyorum. Garanti ediyorum ki Japon dizilerine ve/veya Japon mutfağına meraklıysanız Shinya Shokudō’ya bir şans vermeniz kârınıza olacaktır. Afiyet olsun.

[İnceleme] Ōkami

アマテラス

“Uzun zaman önce, Nakatsukuni isimli ülkede Kamiki Köyü diye bir köy varmış. Burası, her birine tanrısallık atfedilmiş güzel kiraz çiçeği ağaçlarıyla süslü huzurlu bir köymüş. Fakat Kamiki Köyü’nde hüzünlü bir gelenek varmış. Eski bir mabedi mesken edinmiş yaratık Yamata no Orochi‘yi yatıştırmak için, her sene festival gecesi genç bir kız kurban verilirmiş. Dağ gibi bir vücuda bağlı kütük kadar kalın sekiz boyun ve sadece bakışlarıyla lanetleyebilecek kan kırmızısı gözlere sahip bu yaratığa karşı koyabilecek kimse yokmuş. Festival vakti yaklaştığında, köyün hemen dışında beyaz bir kurt ortaya çıkarmış. Köylülerin Shiranui adını taktıkları bu karbeyaz kurt, dağa veya ormana giden köylüleri uzaktan takip eder, herkesin uykuda olduğu gecelerde ise köyün içinde dolanırmış. Bu yüzden köy halkı tarafından, Orochi’ye kurban gidecek kızı seçmekle görevlendirdiği bir hizmetkarı olduğu düşünülürmüş.

Aynı köyde, Shiranui’yi kovmaya çalışan Izanagi adında cesur bir savaşçı da bulunuyormuş. Fakat Izanagi, rüzgâr gibi hızlı olan Shiranui’ye bir fiske bile vuramamış. Gel zaman git zaman sonunda beklenen nahoş festival gecesi gelip çatmış. Kurbanı seçecek beyaz tüyden bir ok, gökleri delerek köydeki bir evin çatısına saplanmış. Bu ev, Kamiki Köyü’nün en güzel kızı Izanami‘nin eviymiş. Izanami’ye gizli bir aşk besleyen Izanagi buna sinirlenip Orochi’nin işini bitirmeye yemin etmiş ve Izanami’nin yerine Orochi’nin yaşadığı mabede gitmiş. Ölüler diyarına kadar devam ediyormuşçasına derin bir karanlığa gömülmüş Orochi’nin hisarı Izayoi Mabedi‘nin girişinde dikilen Izanagi, ona kıpkırmızı parlayan gözlerle bakıp dillerini iştahla şapırdatarak ortaya çıkan sekiz başlı yılandan hiç korkmamış. Bu sekiz başın sahibi yılan, yıllardır kendisine verilen kurbanlar sayesinde yaşayan Yamata no Orochi’ymiş. Izanagi, bu korkunç yaratıkla cesurca savaşmış olsa da, çelik vücutlu Orochi’nin burnunu dahi kanatamamış. Bunun üzerine artık savaşmaktan yorgun düşen Izanagi, gözlerini yumup hüzün içerisinde diz çökerek Orochi’nin kendisini öldürmesini beklemiş.

Tam o sırada, bir mahluk Izanagi’nin önüne atlayarak onu korumuş. Karanlığı loş bir parıltıyla aydnlatan bembeyaz tüylere sahip bu mahluk, kurt Shiranui’den başkası değilmiş. Denk güçlere sahip bu iki tanrısal yaratık, birbirleriyle ölümüne savaşmaya başlamışlar. Fakat bu savaşta çok garip şeyler meydana gelmiş. Shiranui’ye ateş püskürten Orochi’nin alevleri, aniden esmeye başlayan bir rüzgarla sönüvermiş. Orochi tam keskin dişleriyle Shiranui’ye doğru ileri atıldığında, aniden aralarında büyük bir ağaç belirmiş. Yine de bu doğaüstü güçler, Shiranui’yi korumaya yetmemiş. Orochi’nin kan revan içerisinde bıraktığı kurt, son nefesiyle göklere doğru ulumuş ve cansız bir şekilde yere yığılmış. Kurdun uluması, gökyüzünü çevreleyen karanlık bulutları dağıtmış ve ortaya çıkan ayın parlak ışığıyla banyo yapan Izanagi’nin kılıcı altın gibi parlamaya başlamış. Bunun üzerine Izanagi tüm gücüyle kılıcını kavrayıp Orochi’nin sekiz başını sekiz boynundan ayırmış ve yaratığın ruhunu Izayoi Mabedi’ne hapsederek kılıcı Tsukuyomi ile burayı mühürlemiş. Bu, uzun yıllar boyunca köylülere zulüm eden yaratığın nihai sonu olmuş. Orochi’ye karşı kazanılan zaferin ardından köylüler, kendileri için canını feda eden Shiranui ve kahraman Izanagi’nin anısına iki heykel yapıp köyün en kutsal ağacı Konohana‘nın gölgesine dikmişler.”

昔々あるところに。。。

Yukarıda okumuş olduğunuz hikaye ile başlayan Ōkami isimli oyun sanat eseri, ilk olarak 2006 yılında PlayStation 2 platformunda baş gösterdi. Bundan hemen iki yıl sonra, 2008 yılında Wii, 2012 yılında yüksek çözünürlüklü grafiklerle PlayStation 3 ve son olarak 2017 yılında PlayStation 4, Windows ve Xbox One platformları için yeniden yapıldı. PlatinumGames‘in de kurucusu olan ve Resident Evil, Devil May Cry, Bayonetta gibi efsane serilerin yönetmenliğini yapmış, bizzat kavgalı olduğum oyun yapımcısı Kamiya Hideki önderliğinde Clover Studio tarafından geliştirilip piyasaya sürüleli neredeyse 12 yıl olmuş bu oyunu daha yeni inceleme sebebim ise… Kafama yeni esmesi.

Pek çok insan Ōkami ile ilk olarak -PS2’de başarısız bir satış rakamına sahip olduğundan olsa gerek- Wii sürümü ile tanışmış olsa da, ben daha PS2 zamanında bir ortaokul bebesi iken oynamış ve kelimenin tam anlamıyla kendisine aşık olmuştum. Bu bir mübalağa değil, zira Ōkami, onu oynadığım dönemlerde hayatımın merkezi olmuştu. Evde ve yolda sürekli müziklerini dinliyor, resimlerini çiziyor, hakkında internette yazılar okuyordum. Hatta rüyalarıma dahi girmeye başlamıştı. Bugün bile tereddüt etmeden söyleyebilirim ki Ōkami benim için gelmiş geçmiş en iyi oyun, bundan ziyade en değerli oyundur. Öyle ki kendisi için kuru kuru “oyun” yazarken bile ellerim titriyor. Bu yüzden bir Ōkami incelemesi yazmayı ona bir borç bilirim. Henüz oynamamışsanız ama oynamayı planlıyorsanız, yazıda elimden geldiği kadarıyla spoiler (tatkaçıran?) vermemeye dikkat edeceğim için gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz. Bu arada önceden haber vereyim; oyundaki çoğu karakter ve mekan ismi oyunun İngilizce çevirisinde hunharca tahrif edilmiş. Japonca isimlere aşina olmayan batılı oyuncuların akıllarında daha kolay kalması için böyle bir yola gitmişler sanırım. (Okikurumi → Oki, Nakatsukuni → Nippon, Tsubaki → Camellia gibi). Ben bunu oyunun orjinal metnine saygısızlık olarak gördüğüm ve en son Japonca olarak oynadığım için yazıda da Japonca orjinal isimleri kullanacağım.

okami.jpg

大神

Oyun, yukarıdaki hikâyenin yüz yıl sonrasında başlıyor. Nakatsukuni halkı, tanrılara olan inançlarını artık büyük ölçüde kaybetmiş, gündelik hayatın stresi içinde yaşayıp gitmektedirler. Günün birinde, tanrıları ve tanrılara ait hikayeleri saçmalık olarak nitelendiren adamın biri, Shiranui ve Izanagi’ye ait efsanenin gerçekliğinden şüphe ederek Izayoi Mabedi’ne gider ve Yamata no Orochi’yi oraya mühürleyen Tsukuyomi kılıcını yerinden çıkarır. Adamın bunu yapmasıyla birlikte, yüz yıldır oraya hapsolmuş Orochi’nin ruhu yeniden dünyaya gelir ve Nakatsukuni ülkesini karanlıklara gömen bir lanete sebebiyet verir. Durumun vehametinin farkına varan Kamiki Köyü’nün koruyucu ağaç ruhu Sakuya, Shiranui heykelinin önünde yüce güneş tanrıçası Amaterasu‘ya dünyayı aydınlatıp kendilerini kurtarması için dua eder, akabinde tanrıça Amaterasu beyaz bir kurt şeklinde reenkarne olarak dünyaya gelir ve maceramız burada başlar.

毛むくじゃらァ!

Burada araya girip oyunun adındaki güzel kelime oyunundan bahsetmek istiyorum. “Ōkami” kelimesi, biri “büyük tanrı” (大神), diğeri ise “kurt” (オオカミ) olmak üzere Japoncada iki anlama geliyor, ana karakterimiz Amaterasu ise bu iki niteliği birden üzerinde taşıyan bir karakter olduğu için oyunun adı kendisine cuk oturuyor. Yazıda geçen Izanagi, Izanami ve Amaterasu isimleri, Japon mitolojisiyle ilgilenenlere tanıdık gelecektir. Ōkami’nin senaryosu Kamiya Hideki’nin kendi kaleminden çıkma olsa da, Japon mitolojisinden, Japon halk hikayelerinden ve Japon tarihinden bol bol öğeye sahip ama bunlar oyunda illa ki orjinallerine sadık bir biçimde karşımıza çıkmıyorlar. Örneğin Izanami ve Izanagi, Şinto’da yaratıcı tanrılar iken Ōkami’de iki insan olarak betimleniyorlar. Aynı şekilde Japon mitolojisinde Tsukuyomi, Amaterasu’nun erkek kardeşi iken oyunda sadece bir kılıç. Yine de bundan şikayetçi değilim, zira oyuna kendine has bir orjinallik katıyor. Oyunda mitolojik isimlerin yanında, yukarıda da bahsettiğim şekilde Himiko ve Ushiwaka gibi gerçekten yaşamış tarihi kişilikler veya Issun ve Kaguya gibi Japon masallarından karakterler görmek mümkün. Sadece bu anakronistik durum bile oyunun sahip olması gereken masalsı havayı sonuna kadar verebiliyor.

アマ公

Oynanışa gelirsek, The Legend of Zelda oyunlarına aşina olanların yabancılık çekmeyeceği tarz bir oynanışa sahip; bir seviye atlama sisteminin olmaması, renkli NPC’ler ve onlar için yaptığımız ufak yan görevler, farklı özelliklere sahip farklı eşyalar, sağdan soldan bulduğumuz sandıklardan çıkan toplanabilirler, bulmacalarla dolu zindanlar, bölüm sonu canavarları ve benzeri öğeler son derece Zeldavari. Bunda yönetmen Kamiya Hideki’nin bir Zelda hayranı olmasının etkisi elbette bulunmakla birlikte, aramızdaki cahil arkadaşların  “bu bildiğin Twilight Princess’ın çakması yea, lanet manet kurt murt aynı” diye sazanlama atlamadan önce naçizane bir şekilde iki oyunun çıkış tarihlerine bir göz atmalarını öneriyorum. Oyun açık dünya bir haritaya sahip olsa da, yeni nesil açık dünya oyunlarının aksine başladığımız andan itibaren tüm haritayı ulaşılabilir bir şekilde ayağımızın altına sermiyor. Haritada yeni bir bölgeye ulaşmak için, ya mevcut bulunduğumuz bölgedeki bölüm sonu canavarını yenip anahtar görevindeki gerekli bir eşyayı ele geçirmemiz gerekiyor, ya da birazdan değineceğim fırça tekniklerini öğrenip gereken yerde kullanmamız. Açık dünya, zindanlar, bulmacalar falan filan iyi hoş da, Orochi’nin lanetiyle karanlığa gömülmüş bu dünyada düşmanlarımız yok mu? Tabii ki var. (Keşke şu cümleyi bölüm sonu canavarlarından bahsetmeden önce yazsaydım.) Amanojaku, Tengu, Ubume, Oni, Namahage gibi Japon kültürüne ait yōkai ve diğer yaratıklar Ōkami’deki başlıca düşmanlarımız.

Oyun, hack ‘n’ slash oyunları ile ünlü Kamiya Hideki’nin yüzünü kızartmayacak kadar başarılı bir savaş sistemine sahip. Savaşacağımız zaman, klasik JRPG oyunlarından alışık olduğumuz, oyunun “gezinme” dünyasından ayrı -fakat çok iyi yedirilmiş- ayrı bir ekran devreye giriyor ve düşmanlarımızla karşı bu alanda mücadele ediyoruz. Savaşlarda kullanabileceğimiz üç silah kategorisi bulunuyor: kılıç, ayna ve magatama. Japon imparatorluk hanedanının üç kutsal sembolünden (三種の神器/Sanshu no Jingi) esinlenerek yaratılmış bu silahlar, doğal olarak farklı mekaniklere sahipler. Ayna, ortalama bir hasar ve vuruş mesafesine sahip. Magatama ile düşmanın dibine girmeden uzaktan hasar verebiliyoruz ama ayna ve kılıç kadar fazla can götürmüyor. Kılıç ise tahmin edebileceğiniz üzere vuruş mesafesi en kısa silah olmakla birlikte en fazla hasarı vererek dengeyi sağlıyor. Ana silahımıza ek olarak bir de yardımcı silah atayabiliyoruz. Yardımcı silah olarak kullanıldığı zaman ayna kalkan görevi görerek hasar almamızı engelliyor, magatamayı da adeta bir tabanca gibi kullanıp düşmana uzaktan “mermi” yağdırabiliyoruz. Kılıcın ise ikincil silah olarak ayrı bir özelliği yok, dümdüz vuruyor.

神木村

Tabii bu mekaniklerin hiçbiri oyunun satış noktası olan fırça teknikleri kadar ilgi çekici değil. Oyunda ilerledikçe yenileri açılan fırça teknikleri ile rüzgar estirebiliyor, ateş ile suyu kontrol edebiliyor ve hatta gece gündüz döngüsünü değiştirebilip zamana hükmedebiliyoruz. Bu teknikler hem oyundaki çeşitli bulmacaları çözerken hem de savaşlarda en büyük yardımcımız oluyor. Önceden de belirttiğim gibi, bu tekniklerin hepsine ha deyince sahip olamıyoruz ve hikayede ilerledikçe (rastgele değil) karşımıza çıkan takımyıldızları birleştirerek orada hapsolmuş fırça tanrılarını -ki bunlar 12 hayvanlı takvimdeki hayvanlar ve Amaterasu’nun çocukları- kurtarıyor, karşılığında da kurtardığımız tanrının tekniğini öğreniyoruz.

Buna ek olarak üstünkörü bir şekilde teknik özelliklerden de bahsedecek olursak, oyunun grafiklerinin geleneksel Japon çizim sanatlarından sumi-e stilinde olması, günümüzde 3-4 yıllık oyunlar bile çamur gibi görünürken, üzerinden 12 yıl geçmiş olmasına rağmen Ōkami’nin grafiksel açıdan gram yaşlanmamasını sağlamış. Oyunun her sahnesi ekran görüntüsü çekilip çıktısı alınıp duvara asılmalık. (Yukarıdaki görsel de konsept çizimi değil, direkt oyun içi görüntü.) Buna karşın oyunda bir seslendirme yok, diyaloglar Animal Crossing hayranlarının alışmış olduğu “cıyaklama” şeklinde. Bunu nasıl tanımlayabilirim bilmiyorum, oynayınca görürsünüz. Bu bir eksi yön mü? Kişiden kişiye değişmekle birlikte benim şahsi kanaatimce alıştıktan sonra hoşa giden bir yönü var. Yine de Issun, Susanō, Ushiwaka gibi sevdiğim Ōkami karakterlerini usta Japon seslendirme sanatçılarının ağzından duymak istemezdim desem yalan olur. 6 CD’den oluşan yaklaşık 180 parçalık ve her biri ayrı bir başyapıt olan müziklerine girmek bile istemiyorum, anlatılmaz yaşanır. (Bir de müzikler hakkında nasıl yorum yapılır onu bilmiyorum ama o ayrı hikaye.)

我らが慈母アマテラス大神

Peki bu oyunun hiç eksi yönü yok mu?

Sanırım hayır.

Ciddi ciddi oturdum 10 dakikadır düşünüyorum, nostalji gözlüklerimi çıkartıp objektif olmaya çalışıyorum ama yok, bulamadım. Başta mekanlar arası birkaç saniyelik de olsa giren yükleme ekranlarını söyleyecektim ama sonra oyunun 12 yıllık bir motorla yapıldığını hatırlayarak bunu öne sürmenin adil olmayacağını düşündüm. Başka da aklıma hiçbir şey gelmedi. Evet sayın okur, bu oyunun bir eksi yönü yok. Ha biraz zorlarsak, belki zaman zaman çok uzayan hatta yeri geldiğinde yaklaşık yarım saat durmaksızın devam edebilen diyalogların bazı oyuncuları sıkabileceğini bir eksi yön olarak düşünebiliriz ama sonuçta bu bir Devil May Cry, bir God of War gibi her saniyesi aksiyon dolu, hikayesinden ziyade oynanışıyla öne çıkan ve bu şekilde bir oyun arayan oyunculara hitap eden bir oyun değil. Hikaye odaklı bir oyunda diyalogların fazla olmasını eksi yön olarak göstermek herhalde bir futbol oyununa araba süremediğimiz için eksi puan vermekle aynı şey olacaktır. Bu yüzden Ōkami’yi kendi kulvarında değerlendiriyorum ve oyuna 10 üzerinden 10 veriyorum.

Velhasıl kelam gerek Japon kültürüne, gerek çıktığı dönemin popüler kültürüne göndermelerle dolu bu sanat eserini hâlâ oynamadıysanız kaybınız çoook büyük diyor ve incelemeyi burada sonlandırıyorum.

Payitaht-ı Şark

Bebeğim.

Merhaba, burada “uzun süreden sonra yeni yazı yazdım ehe” temalı bir giriş olduğunu düşünün. Öyle işte. Birkaç milenyum sonrasında yazmaya zahmet ettiğim bu yeni yazımın konusu şehir fetişizmi. Yani en azından ben öyle düşünüyorum.

Şehir fetişizminden oldum olası nefret etmişimdir. Belki “nefret” burada ağır bir kelime oldu, daha hafif bir şekilde tabir etmem gerekirse şehir fetişizmini hiç anlamamışımdır. Şehir fetişizmi derken kastettiğim şey, Türkiye’de özellikle İstanbul, Ankara ve İzmirlilerin kendi şehirleri söz konusu olduğu zaman sergiledikleri mikro-şovenizm örneği. “Dünyaya son bir kez bakmak zorundaysan sadece İstanbul’a bak.”, “İzmir bir hayatın başladığı ama asla bitmediği yerdir.”, “Öyle bir gülüşü var ki sanırsın kahvaltısını Ankara simidiyle yapmış.” gibi gibi, örnekler çoğaltılabilir.

Ben ise hayatım boyunca köy veya beldelerde olmasa bile görece büyük sayılmayan Çorlu ve Çanakkale gibi şehirlerde yaşadım. Belki bu yüzden yukarıda şehir fetişizmi olarak nitelendirdiğim tutum bana “saçma” hatta “salakça” geliyordu. Ta ki Tokyo’ya yerleşene kadar. Eh, hayatı boyunca büyük bir şehirde yaşamamış birinin ilk büyük şehir tecrübesi dünyanın en büyük şehriyle olunca da şok etkisi yarattı ve ben buraya aşık oldum.

“Neyine aşık oldun, doğa güzelliği bile o kadar yok, bildiğin beton yığını işte!?” dediğinizi duyar gibiyim. Demeyin, döverim, şu an geçici olarak Japonya’da değilim ve Tokyo’yu o kadar özledim ki “yarın gideceksin” deseler adam öldürmeye hazırım. Şaka bir yana, evet, gerçekten de öyle. Ben de Tokyo’nun neyine vurulduğumu tam olarak açıklayamam. Metropol olmasına mı? Japonya’da Tokyo gibi pek çok metropol bulunuyor. İlk gördüğüm Japon şehri olmasına mı? Değil, Osaka’yı Tokyo’dan üç sene önce gördüm. Japonya’ya göre çok kültürlü kozmopolit yapısına mı? Hayır, aksine Japonya’da yaşayan yabancılardan hazzetmediğimi beni az çok tanıyan herkes bilir. Buram buram tarih kokan dokusuna mı? Asakusa’ya falan gitmediğiniz sürece Tokyo’da öyle bir şey de pek yok. E peki nedir bu şehri benim için çekici kılan, kendisine divane eden? Dedim ya, bilmiyorum. Sizin bir fikriniz varsa bana söyleyin.

Tokyo’nun güzelliğini ve ihtişamını birkaç günlük turistik gezmeyle gidenlerin sorgulaması pek mantıklı değil. Floransa’ya bir haftasonu gidebilirsiniz, ya da Viyana’ya veya Prag’a, çok da büyüleyici gelir. Lâkin Tokyo size ihtişamını birkaç günde göstermez. Sıkılgan, utangaçtır biraz.

Tokyo’ya ilk gittiğimde hayal kırıklığına uğramıştım. “Bildiğin metropolis işte, tek olayı beton yığını gökdelenler” deyip Paris Sendromu yaşamıştım. Birkaç yıl sonra yaşamak için gittiğimde yavaş yavaş ilk gördüğümden çok farklı bir şehir görmeye başladım. Tokyo; Akihabara’dan, Roppongi’den, Shibuya’dan ibaret değil. Burada yaşayan bir insan için Asakusa hiçbir şey ifade etmez. Tokyo’yu Tokyo yapan, Edo kültürüdür. Sanatıdır. Dokusudur. Her gün ilginizi çekecek bir serginin, festivalin, konserin, partinin, müzikalin, tiyatronun, davetlerin ve sıkılmadan gezebileceğiniz müzelerin olmasının verdiği haz duygusudur. Dünyanın her mutfağına ait restoranlarına, sadece dolaşarak saatlerinizi harcayabileceğiniz alışveriş merkezlerine, kimsenin size karışmadan ayakta kitap okuyabileceğiniz kitapçılarına, baykuşlu kedili tematik cafélerine, dünyanın en güzel kızlarıyla muhabbet edebileceğiniz publarına, clublarına vesairesine girmeyeceğim bile. Her mevsim ayrı güzel olan sokaklarının verdiği görsel güzellik de tuzu biberi.

Tokyo’ya dışarıdan bakarsanız beton yığınından başka bir şey göremezsiniz. onu ancak yaşayabilirsiniz. Şarap gibidir. kaldıkça, deneyimledikçe ve yaşadıkça güzelleşir.

Demek üniversitede Japonca öğrenmek istiyorsun…

Merhaba sevgili okur. Muhtemelen Türkiye’deki birkaç ultra pahalı Japon lokantasında kalitesiz sushi yedin, ya da hayatsız bir anime manyağısın ve hatta belki internetten Tarzan İngilizcesiyle konuşup anlaştığın çok yakın Japon panpaların vardır… Bu sebeplerden biri veya birkaçının gazıyla, Japonca öğrenmenin iyi bir fikir olabileceği sanrısına kapıldın ve bu yazıyı okumaya karar verdin. Üniversitede Japonca bölümünden mezun olduktan sonra bir Japon oyun şirketine girme hayalin, belki de mangaka olma idealin var ha? Ya da Toyota’da işe başlayıp ayda yirmi bin lirayı cukkalamak istiyorsun? Japon hatun fetişine engel olamayarak iki üç tane düşürmek istiyor da olabilirsin tabii. Mükemmel! Harika bir fikir!

nihongo

Dur, sakın söyleme! Üniversitede Japonca okuma fikrini kafana koyduğun anda en yakın kitapçıya gittin ve bulduğun az buçuk “OTUZ GÜNDE JAPONCA” veya “ÜREMEMESİ GEREKEN APTALLAR İÇİN JAPONCA KILAVUZU” tarzı kitaplardan Japonca pratiği yapmaya başladın bile değil mi?  Koniçiva, hacimemaşte, ogenkideska… Gayet kolay gözüküyor. Zaten izlediğin animelerden bildiğin kelimeler de var. Baka, kuso, oppai! Bu yüzden avantajdasın bile denebilir ha?

YANLIŞ.

Şimdiye kadar sosyal hayatını yok edip yirmili yaşlarında hâlâ bakir olmak pahasına kaç milyon bölüm anime izlemiş olduğun umrumda değil. Üç beş Japonca kelime kullandığın zaman etrafındaki Japon arkadaşlarının seni öve öve bitirememesi de umrumda değil. Hatta D&R’dan aldığın Japonca dil kartlarını yalayıp yutmuş olman dahi umrumda değil. Sen Japonca bilmiyorsun. Bilmediğin tek şey Japonca da değil; hiçbir şey bilmiyorsun! Üniversitede tanrının siktir ettiği bu dili okumanın eğlenceli ve mantıklı bir şey OLMADIĞINI da bilmiyorsun. Suriye’de Rusların savaş esirlerine zorla Japonca öğrettiğini bilmiyorsun. Hatta “boku çıkmak” gibi Japoncayı özetleyen Türkçe deyimin kökünün Japoncadaki 牧畜 kelimesine dayandığını da bilmiyorsun. Çaktın?

Uzun yıllar boyunca Japonca öğrenmek isteyen siz zavallı kuzucukların kendi ayaklarıyla Japon Dili ve Edebiyatı ile Japon Dili Eğitimi Anabilim Dalı adı altındaki mezbahalara koşa koşa gittiklerini hüzünlenerek seyrettim ama artık yeter! Bu rehberi senin için dişimi tırnağıma takarak hazırlıyorum ki Japonca öğrenmenin ve bölümünü okumanın ne kadar gereksiz ve boş bir uğraş olduğunu anlayabilesin.

İlk ve en geçerli sebebimiz: Japonca gereksiz derecede zor!

Bariz değil mi zaten? Çevrendeki Japonca hakkında bir şey bilmeyen boş adamların “Türkçe ve Japonca akraba diller yea, kolay öğrenirsin ehehe” geyiklerinin gerçeklik payı taşıdığını düşünmüyorsundur umarım? Japonca kolay bir dil DEĞİL. Japonca sözlükte yer alan kelimeler, tombala çuvalından rastgele kanjiler çekilip rastgele birleştirilerek hazırlanmıştır. Yoksa neden “toprak” (土), “kulak” (耳), ve “eski” (古) anlamına gelen üç harf yan yana yazıldığı zaman “Türkiye” anlamına gelsin ki? Bizim topraklarımızın kulağı eski mi? Uzun lafın kısası, Japoncanın kolay olduğu dedikoduları asılsızdır.

Kolay olmamasını geçin, gelmiş geçmiş en zor dillerden biridir. Neden mi? Sadece alfabesi bile birbirinden saçma ÜÇ farklı yazı sisteminden oluşmakta ve hepsi aynı anda kullanılıyor, yani opsiyonel değiller. Gereksiz bir kibar olma kasıntısı tüm dile hâkim ve dünyanın en saçma dilbilgisi kurallarına sahip. Hemen açıklayayım.

Dediğim gibi, Japoncanın yazı sistemi üç farklı siktiriboktan alfabeye sahip: Hiragana (şu kargacık burgacık harfler), katakana (kutuya benzeyenler) ve kanji (kabuslarına konu olacak yaklaşık dört milyon adet karalama).

Hiragana, Japonca kelimeleri heceler vasıtasıyla yazmakta kullanılan ana alfabe. Vakti zamanında birkaç kör, sağır ve dilsiz Japon tarafından taşlar üzerine rastgele şekiller kazılarak oluşturulmuş. Bünyesinde pek çok harf bulunuyor ve hepsi birbiriyle aynı. Misal bunların üçü de hesapta farklı harfler (ね)(わ)(れ).

Hiragana

Hiragana

Katakana da, İngilizceye kafası basmayan Japonların, siz anlayamayasınız diye konuştuğu ve Engrish dediğimiz kelimeleri yazması için uydurulmuş gereksiz bir alfabe. Bunu da hiraganadan sıkıldıkları zaman değişiklik olsun diye getirmişler. Katakana harflerin de hepsi hiragana gibi birbirine benziyor ve (ワ)(ヲ)(フ)(ラ)(テ) diye gidiyor. Yine de katakana gözünüzü korkutmasın, zira sadece İngilizce kelimeler katakana ile yazıldığı için gerçek hayatta hiç görmüyorsunuz.

Katakana

Katakana

Gelelim zurnanın zort dediği yere; kanji. Çinlilerin Japonlara attığı en büyük kazık. Tarih boyunca Japonlar, Çin’i her işgal ettiklerinde -ki bunu hobi olarak bayağı sıklıkla yapıyorlar- üç beş kanji ala ala günümüzde dört beş milyon tanesini Japoncaya katmışlar. Başta anlamsız çiziktirmeler gibi gözükse de, hepsi farklı anlam ifade eden parçalardan oluşuyor ve iki parça birleşince ortaya yeni bir kanji çıkıyor. Mantık gayet basit. Mesela “altın” (金) ve “on” (十)  birleştiği zaman ortaya “iğne” (針) kelimesi çıkıyor. Gayet basit yani. Ha bir de her bir kanjinin birkaç yüz ayrı okunuşu olduğunu da söylemeden geçmemek lazım. Yanında hiragana veya latin harfleriyle okunuşu verilmedikçe bir kanjiyi okuman mümkün değil. Bu yüzden Japonya’da pek kullanılmıyor, günde en az 19 saat mesai yapan Japonlar da değerli boş zamanlarını kanji öğrenmek yerine kullanılmış kadın külodu koklayarak değerlendiriyorlar.

hiyeroglif-15052015.jpg

Kanji

Buraya kadar okuyabildiniz mi? Tabii ki yukarıda yazanların hepsi palavra. Son zamanlarda kendini “eğtimli” sanan bir kesim arasında Japonca bölümlerine, özellikle “aç kalırsın” şeklinde saldırmak moda oldu, ben de bu kimselerin dediklerinden pek farklı olmayan bir üslupta ironik bir şekilde saçmalayayım dedim.Bundan sonrasına ciddi devam etmek istiyorum. Ülkemizde Japonca bölümü olarak ömrünü sürdüren üç güzide yer var. Ankara ve Kayseri Erciyes Üniversitelerinde Japon Dili ve Edebiyatı; Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde (ÇOMÜ) de Japon Dili Eğitimi Anabilim Dalı bulunmakta. Ben bölümüne hayran bir ÇOMÜ’lü olarak kısaca kendi bölümümden bahsedeceğim.

Öncelikle ÇOMÜ Japonca, Avrupa’daki tek Japonca Eğitimi Anabilim Dalı bölümüdür. Amacınız sadece “Japonca öğrenmek” değil de kendinizi -deyim yerindeyse- Japon kültürü ile yoğurmak ise kesinlikle doğru seçimdir. Pek sıradan olmayan, kesinlikle zor olan bir bölümdür. Bu yüzden anime gazıyla Japonca seçmek isteyenler şimdiden vazgeçse iyi olur, zira bölüme bu yüzden girmiş “animecilerin” çoğu daha hazırlığı bile geçemeden bırakıyorlar. Yine de “zor” sözcüğü gözünüzü korkutmasın; bölümde üzerinize düşenleri yerinize getirdiğiniz ve düzenli bir şekilde çalışmalarınızı sürdürdüğünüz takdirde başarılı olmanızın önüne hiçbir şey geçemez. Bölümü tanıtmakla pek uğraşmayacağım açıkçası, zira şu an hepinizin kafasındaki soruyu biliyorum; “iş var mı iş?” Muhtemelen lisenizdeki  cahil rehberlik öğretmeniniz “Japonca okuma, aç kalırsın” dedi ve Japonca okumak istediğiniz için içinize bir kurt düştü. Hepimiz bu yollardan geçtik, merak etmeyin. İş? Var. Hem de öyle böyle değil. Sen de kendini öyle böyle geliştirmemiş atik bir insan olduğun takdirde.

Her şeyden önce tercümanlık bürolarinda çalışma şansınız var. Bunun için Japon Dili ve Edebiyatı ya da Japonca Öğretmenliği’nde okumuş olmanız hiç ama hiç farketmez. ÇOMÜ’nün istatistiksel olarak başarı oranının Kayseri ve Ankara’dan yüksek olmasına rağmen puanının -en azından Ankara’dan- daha düşük olma sebebi de bunun bilinmemesi. Millet ÇOMÜ Japonca bitirdiği zaman öğretmenlikle sınırlı kalacağını sanıp bölümü yazmıyor. Yok böyle bir dünya. Aksine neredeyse Japonca öğretmeni olmuş mezunumuz yok diyebilirim. Her neyse, dört-beş sene sonunda mezun olup diplomanızı elinize aldıktan sonraki gün bulunduğunuz şehirdeki bir notere (ya da birkaç notere) gidip yemin ederek direkt yeminli tercüman olabiliyorsunuz. Japonca tercümanlarının aranıp da bulunması zor olacağı için İstanbul, İzmir veya Ankara gibi görece büyük yerlerdeki noterlere kaydolmanız ve kısmen popüler tercümanlık bürolarıyla çalışmaniz kârınıza olacaktır. Tercüman olmak için yaygın kanının aksine dil edebiyat mezunu ya da mütercim tercümanlık bölümü mezunu olmak şartı tamamen kötü niyetle söylenmiş bir yalandır.

Her ne kadar son zamanlarda artmış terör olaylarından dolayı turizmde bir kısırlık yaşanıyor olsa da bir diğer alternatif turist rehberliğidir ki bunun için Japonca bölümlerinden mezun olmanıza dahi gerek yok; Turizm Bakanlığı‘nın birkaç yılda bir yaptığı sınavda başarılı olmanız yeterli. Bu nedenle bölüm dışından Japonca öğrenenler bile bu işi biraz kastırarak kıvırabilirler. Ancak, son zamanlarda Japonca ve Japon kültürüyle gram alakası olmayıp hasbelkader çat pat Japonca öğrenmiş niteliksiz rehberlerden bıkan turizm şirketleri çoğunlukla Çanakkale, Ankara ve Erciyes mezunlarını talep ediyorlar. Yani Japonca bölümü çıkışlılar avantajlı diyebiliriz. Hatta ismini vermeyeceğim epey ünlü bir turizm şirketin müdürü de Çanakkale Japonca mezunudur.

Son olarak da şirketlerde çalışma opsiyonu var. Tabii ki Japonya kökenli şirketler, ki en büyükleri şu anda Toyota ve Toyota’ya bağlı şirketlerdir. Bununla birlikte Japonya ile ortak iş yapan şirketler yine Japonca ve Japon kültürüne yakın kalifiye elemanları tercih etmekte. Peki bu adamlar, genellikle Japonca bilmekten başka vasfı olmayan bizleri alıp ne yaptırıyorlar? “Yalnızca tercüme yaparak gün mü geçer” diye düşünenleriniz vardır. Gayet tabii kişinin kendisine kalmış bir durum fakat mezunlarımız içerisinde, insan kaynakları müdürlüğünden Mitsubishi’nin Londra genel satış müdürlüğüne kadar çeşitli pozisyonlarda olan isimler var. Japon şirketlerinin tipik özelliği olan “elemanı al, yetiştir ve geliştir” politikası tıkır tıkır işlemekte. Kabaca bir ortalama söyleyecek olursak, mezunlarımızın yarısına yakını bu tür şirketlerde çalışıyorlar; bunların çoğunluğu Marmara Bölgesi’nde olmakla birlikte, başta Japonya olmak üzere çeşitli ülkelerde Japoncalarını kullanarak meslek hayatını sürdüren kişi sayısı da hiç az değil.

Bonus: Turizm sanayisinden deri, kuyum, halı gibi işlerde çalışmak için de Japoncayı üniversitede okumak zorunda değilsiniz, hatta üniversite okumuş olmak zorunda değilsiniz. Ağzı iyi laf yapan bir satıcı olduğunuz; yöneltilen soruları akıcı bir şekilde cevaplayacak düzeyde Japonca (“derdimi anlatacak kadar” değil, gayet ileri seviye) bildiğiniz takdirde, Kapadokya ve Selçuk gibi Japonların uğrak mekanı olan bölgelerde bulunan dükkanlarda, eğer şansınız yaver giderse, ayda 5000₺ gibi meblalar kazanan bir satış görevlisi olabilirsiniz. Bu işi de hakkıyla yapan bir çok mezunumuz olduğunu biliyorum.

Peki işsiz mezunlar? Evet, geriye sadece az sayıda işsiz mezunlarımız kalıyor. Onlar da siz şu satırları okurken Japonya’da burslu bir şekilde yüksek lisans ve/veya doktora yapmaktalar.

Coca Cola’dan Sağlıklı Kola

as20170201004302_comm

Coca-Cola‘nın Japonya kolu, geçtiğimiz Çarşamba günü yaptığı açıklamada “Coca-Cola Plus” adındaki sağlığa yararlı yeni ürününü 27 Mart itibariyle satışa sunacağını duyurdu.

Sindirimi görece daha kolay olacak ve şeker içermeyecek bu yeni içecek, The Coca-Cola Company Japonya’nın yetkili isimlerinden Tim Brett‘in belirttiği üzere üzerinde çalışılmaya başlandıktan sadece altı yıl sonra lezzet bakımından normal Coca-Cola’dan farksız hâle gelmiş.

Coca-Cola Plus, vergi hariç 470ml’si ¥158 fiyatından raflarda yerini bulacak.

Otajournal 二十六

Güneşin doğduğu ülkeden güneşin battığı ülkeye selamlar.

Image result for otajournal

Bugün  Japonya’ya gelişimin yetmiş yedinci günü, yani neredeyse üç ayı geride bıraktım. Kaldı dokuz ay… Bu gece heyecanlı dakikalar yaşamayı planlayan birçok çift, ben malum ülkeye dönüş yaptığımda dünyaya yeni bir insan getirmiş olacak. Bu potansiyel insanın hayatına insan olarak devam edip etmeyeceğini, bir yerden sonra hayvanlaşıp insanlıktan çıkıp çıkmayacağını da zaman gösterecek. Gerçi ironik olarak hayvanlık, insanlıktan daha erdemli bir mertebe; keyfî olarak cinayet işleyen, ona buna tecavüz eden, inandığı masallar yüzünden adam kesen “hayvan” yok bu dünyada. Konuyu daha çok karıştıp iğrenç politik bir yazıya dönüştürmeden yavaş yavaş  journal bölümüne geçelim.

Screenshot_3.jpg

Oyun bilgisayarım laptop değil desktop olduğu için ve Japonya’ya gelirken yanımda getirdiğim emektar laptopumun ecel terleri dökmeden kaldırabildiği en güncel oyun GTA: San Andreas olduğu için, oyun dünyasının handheld olmayan kısmından uzaktayım. Millet çatır çatır Final Fantasy XV ve Persona 5 akarken ben burada Pokémon Sun oynuyorum. Ha şikayetçi miyim, hayır. Buna da şükür.

Yedinci jenerasyona ait ilk Pokémon oyunları olan Sun ve Moon’dan Sun’ı, çıktığı gün alarak bir hafta gibi bir sürede tamamen bitirdim (PokéDex ve post-game dahil) ve oyuna kelimenin tam anlamıyla aşık oldum. Gerek metagame’deki ezber bozan yeni mekanikler olsun (competitive oynayanlar zırlayabilir), yıllardır süregelmiş GYM sisteminin değişmesi olsun, gerek sanat tarzının artık chibilikten çıkmış olması olsun, her şey mükemmel. “Yeni Pokémon tasarımlarına bok atanl tiplere” kafam girsin demeyeceğim. Zaten daha önce demişliğim var. Hem de iki kere. Lafla uslanmayanın hakkı kötektir.

4042a44176dc7fd3d5aecac42377f06f.jpg

Pokémon dışında bir yanda da Youkai Watch oynuyorum. Farklı versiyonları bulunan üç ana oyunu ve birkaç tane de yan oyunu olan, görece yeni bir franchise bu. İki sene önce çıkmış Pokémon çakması “canavar toplamaca” tarzındaki bu oyun ekseriyetle ilkokul çocuklarına, hatta ilkokullular içerisinde de sadece üçüncü sınıf ve altına hitap ediyor. Benim neden bu oyundan muazzam bir zevk aldığım ise hâlâ gizemini korumakta. Animesini bile izliyorum arada sırada, o derece.

Şimdilik bu kadar.